Kurgusal arşivi

Hangi dünyayı arıyorsun?

Bir eser, bir yazar, bir başka evren…

Kurgusaldizi

Tam Anlamıyla Korkunç Bir Komedi: Am I Being Unreasonable?

2022 yılında BBC’de yayınlanmaya başlayan ve Emmy zengini komedi oyuncusu Daisy May Cooper ve Selin Hızlı’nın hem oyuncu hem de yapımcı olarak imza attıkları kara bir komediyle karşınızdayız bugün; Am I being Unreasonable? / Mantıksız mı Davranıyorum?

2022 ve 2025 yıllarında yayınlanan iki sezondan sonra üçüncü sezonunun çekimleri devam eden proje, öncelikle bir kadın ve sonrasında orta yaş içeriği olarak dikkat çekmekle birlikte senaryosundaki Aristo dramasının son derece başarılı işlenişi ve her biri bir gizem olan açık uçlarının kapanma temposu ile adeta izleyiciyi bir sezon boyunca ekrana kilitliyor.

Ancak yapımın asıl kendine özgü ayırıcı noktası olağanüstü komik İngiliz geleneğine gerçek bir dehşeti nihilist bir şekilde eklemlemeyi başarması. Her şey son derece gerçek, son derece fantastik, son derece sıkıcı ve sıradan ama aynı zamanda da son derece absürt.

Buna göre mümkün olduğunca az spoiler / sürprizbozan vererek dizinin tretmanından bahsedelim. Nic (Daisy May Cooper), sevmediği eşi Dan (Dustin Demri-Burns) ve neredeyse ruh ikizi olan oğlu Ollie (Lenny Rush) ile renksiz, duygusuz, sarkastik ve amaçsız bir hayat yaşamaktadır.

Bu çekirdek ailenin içerdiği dağılma tehlikesi radyoaktif bir tepkimeden daha az tehlikeli değil…

Kayınbiraderi Alex (David Fynn) ile yaşadığı aşkın ani ve trajik sonu ile travmatize olan karakter, aslında zeki ve olgun bir ruha sahip olmakla birlikte tamamen dağılmış durumdadır ve erken olgunlaşmak zorunda kalan ilkokuldaki oğlu tarafından çekip çevrilmektedir. Kocası Dan ile ilişkisi tamamen öylesinedir ve alışılmış hayat dışında bir anlama sahip değildir. Eş Dan de bunun son derece farkında olarak paralel bir hayat yaşamaktadır.

Aslında orta yaşlı bir çok çiftin yaşadığı sıradan bir hayat söz konusu olmakla birlikte, Dan’in paralel hayatından çiftin ilişkisine sızan bir karakter, Jen (Selin Hızlı); tüm patolojosi ve gizemiyle, Nic’in “gerçekten” yaşadığı kısa döneme ait büyük bir sırrı aydınlatacak ve bu sırrın aileyi çevreleyen tüm karakterleri nasıl savurduğunu sanki bir felaket gibi değil de dünyanın en eğlenceli rollercosater macerası gibi gözler önüne serecektir.

Birinci sezonun tretmanını böyle açıkladıktan sonra dizinin yapısına dair bazı noktalardan bahsetmek, diziyi neden konu olarak seçtiğimizi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Öncelikle ortada tam manasıyla bir İngiliz yapımı olduğunu vurgulamamız gerekir, kırsal Cotswolds’da çekilen dizi “British Humour”un o kadar iyi bir örneği ki, Koyun Sean hikayesinin topraklarındaki insan ilişkilerini zeki ve sarkastik tarzıyla büyülü bir hale getiriyor. Sakar ve negatif nihilist karizmanın cisim bulmuş hali desek diziye, yeridir. Bu noktada yapımın ve Daisy May Cooper’ın, bir başka İngiliz yapımı Fleabag’deki izleyiciyle özdeşleşme seviyesini yakaladığı söylenebilir.

Dizi, aynı zamanda sosyal medya ve reality TV çağında bir kadının -hatta yarım düzine kadının- dünyasını, yine iki kadın kaleminden son derece doğal vererek de, karakterlerinin tüm o absürt kurgu içinde gerçek olmasını sağlıyor. Üstelik erkek kadın demeden bütün karakterlerin kişilik özellikleri ve travmalarını da bu güldürü içine yedirebiliyor.

İlk sezonun bir başka özelliği ise tamamen bir İngiliz yapımı olması. İngiliz orta sınıfının sahte nezaketi ve dili ile kendini işçi sınıfından ayıran o pasif agresif performansı, diziye o kadar yakışıyor ki, sürekli sonbahar havasındaki adanın fiziksel özellikleri olmasa bile, Britanya’da geçtiği anlaşılıyor hikayenin.

Herkesin herkesten neredeyse nefret ettiği, herkesin sürekli yalan söylediği ama aynı zamanda birlikte yaşamayı da gayet medenice becerdiği bu dünyada başrol oyuncusu Nic’in kara mizahı tüm kurguyu adeta cisimleştiriyor.

Bir noktadan başlayan senaryonun yavaş yavaş genişlemesi ve sürekli açık uçlarını kreşendo ve climaxlerle kapatması usta işi olsa da, bir tarz olarak sürekli birbirine bağlı birkaç insanın kesişen ve anlatılandan çok farklı geçmiş eylemleri formülü, doğallığı biraz da bozuyor.

İlk sezonu tamamen İngiliz -ve böylece ABD başta tüm dünyada da özgün- kılan bir başka unsur da; dil. Özellikle marketteki iki kafadar kız başta olmak üzere tüm aksanlar şiir gibi ve özel. Nic de özellikle dua ederken kafiyeli İngilizcesi ile dile bir damga vurmakla kalmıyor, sonrasında farklı karakterlerin şiir ve aksanlarını yakalayarak da bu öğeye özel bir önem verdiğini izleyiciye hissettiriyor.

İlk sezon ve İngiliz yapısına son örnekler olarak, Nic’in ünlü paltsou başta olmak üzere neredeyse herkesin Barbour giydiği küçük bir okuldaki veliler ve onların birbirleri ile olan ilişkilerinin yerel kodlarından bahsedebiliriz; törenler, piyeser, anmalar ve bunların adetleri. Bu konudan çok bahsediyoruz çünkü ikinci sezon neredeyse tamamen Amerikan formatı ile yenilenmiş bir dizi bulacağız.

O zaman, dağınık Nic, takıntılı Jen, standart bir orta yaş bunalımı geçiren Dan, saygı isteyen Alex, dominant Suze, dizinin en normal karakteri gibi başlayıp sonradan tamamıyla şirazesi kayan Lucy ve hem genç aktör Lenny Rush’ın mükemmel oyunculuğuyla Emmy’ye uzanarak canlandırdığı ve içinde çok büyük bir potansiyel tehlike barındıran Ollie’yi, Fallout’u aratmayan final ve outro ile bırakıp üç sene sonrasına gidelim.

Soldan sağa, Nic’in paltosu, Nic ve Jen. Dizinin troykası.

2025’de bir tür Amerikan atmosferi ile karşımıza çıkmakla kalmayan, neredeyse Daisy May Cooper’ın bile fiziksel olarak tanınmaz hale geldiği, daha karanlık, daha absürt ve daha çok yan / comic relief karakterlerle gelen ikinci sezona…

İkinci sezon, ilk sezondan farklı havası ile ilk sezonun hikayesini devam ettirirken; yani açık kalan farklı düğümleri de bağlamaya başlarken kullandığı yan karakterlerle de biraz yabancı bir hisle başlıyor. Ta ki, daha önce de Emmy almış olduğundan bahsettiğimiz Lenny Rush’un -Ollie- evi terketmek zorunda kalan annesine, her şeyi öğrendiği çamaşırlığın önünde, ağlamaklı olarak ve gerçek bir endişeyle; “Please don’t do anything stupid! I need you… / Lütfen aptalca bir şey yapma! Sana ihtyacım var…” dediği ana kadar. Bu iki cümlelik replik o kadar başarılı bir şekilde veriliyor ki, yapımı o ana kadar ki tüm saçmalık ve zorlamalıktan çıkartarak tekrar gerçekliğin ortasına koyuyor.

Bununla da kalmıyor, Ollie için sabık karı koca Dan ve Nic’in bir kez daha denemeye karar vermesine sebep oluyor sahne. Bundan sonra tekrar temposunu bulan dizi, özellikle Nic ve Lucie’nin (Karla Crome) ağzından saymakla bitmez onlarca espri çıkartıyor ve olayların iç yüzüne dair flasbacklerle kontrollü şekilde finale yürüyor. Dan ve Suze’ın tekrar tempo bulması ile de formatından ayrı olarak özgün hikayesinin havasını tekrar tutturmayı başarıyor. Ve Alex karakterinin üç farklı gerçeklikte saklanana aşırı gerçeği ile de… Çok ağırlıklı olmayabilir ama derinde David Fynn’in mükemmel canlandırdığı karakter aslında yapımın ruhu olarak sivriliyor.

Bir sahne, üç versiyon, tek gerçek!

Bu noktada yan karakterler olarak Mrs. Baggot ve Daphne’den de bahsetmek sanırım gerekli. Bu yaşlı çiftin birbirleri ile tamamen uyumsuz uyumunun nişanesi olan raşitik gence tutulmaları öyküsü, Forrest Gump’tan, Jane Austin’in çıplak ayakla sevgilisine koşan genç kız tasvirine kadar her şeyle dalga geçip öyle bir finalle bitiyor ki, burada anmamak olmaz. Son zamanlarda izlediğimiz en komik ve en doğal sekanslardan biri.

İlk sezonun benzeri olarak yine büyük bir sırrın açığa kavuşması ve Nic’in etrafındaki çemberin daralması ile biten sezon, üçüncü sezona belki biraz yorucu bir şekilde önemli bir soru işareti bırakarak geçerken biz de diziye dair son sözlerimizi söyleyelim.

“Am I being unreasonable?”, çok katmanlı sembolizm ile katı bir hayat gerçekliği harmanlama konusunda, tıpkı absürt komedi ile korkuyu harmanlamada olduğu gibi usta işi bir performans sergiliyor.

Ahlakın neredeyse hiç konu olmadığı bu fantastik sette, bir tür İlahi adalet de yine altta kendini çok net olarak gösteriyor. Özellikle de, ironik olarak, takıntılı -düpedüz bir psikopat- Jen’in eylemleri sonucunda gerçekler bir bir ortaya çıkıyor.

Tüm bölümlere yayılmış hayalet ve kötü kehanet konusu da bu katmanı sembolize ediyor. Evet, aslında yapım tüm o girift katmanları, olay örgüsü, nihilist tavrı ve kara komedisi içinde bize son derece net bir manevi mesaj veriyor; sevginin büyüsü, diyor, bir hayatta olmazsa, geriye sadece kara büyü ve kötü kehanetler kalır. Biz biraz daha sade söyleyeceğiz; sevgi bir hayatta olmazsa, geriye anlamsız didişmeler içindeki komik, zavallı insancıklar kalır…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

Twitter
Visit Us
Follow Me

Yorumlar

Sen ne düşünüyorsun?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir