Kurgusal arşivi

Hangi dünyayı arıyorsun?

Bir eser, bir yazar, bir başka evren…

Kurgusalhikaye

Bir Witcher Hikayesi: Nedamet ve Kefaret

Kıtada, takvimlerin ilk yaprağından 1240 yıl sonra, Triss Merigold, Stygga Kalesi’nin o tekinsiz kedi witcherlerı arasında oturuyordu. Her witcher biraz tekinsizdir ya, kediler tüm okullar içinde en yozlaşmış olanlarıdır. “Gözlerimize bak!” derler, “Hangi kurt, hangi ayı bu gözlere sahip?” O gözler kem bakar, yeri geldiğinde bir av, yeri geldiğinde bir salt bir dişi hisseder kendini bu legal canavarlar karşısında insan…

Ama Merigold bir insandıysa da, önce bir büyücüydü. “Engerekler, Carl.” Dedi sakince, “Engerek gözleri de witcher gözleridir.”

Carl, üç kişilik mini grubun en delişmen ve dengesiz üyesi, altta kalacak adam değildi “Bakış aynı bakış değil Merigold, yiyecek gibi bakamaz bir Engerek adama… Kadına, büyücüye!” dedi. Haince bir sırıtmayla devam etti “Nasıl baktığımı görmek ister miydim Sarmanım?”

“İsterdim.” dedi Triss açık ve alaycı ağzını çenesi ile hafifçe yukarı kaldırırarak, “Ama aç karna olmaz.”

Neşeli bir ses, mutfak kuzinesinden gelen kokuyla girdi araya “Aç karna hiçbir şey olmaz ama şanslınız ki ben varım burada.” Willard’dı bu, kalenin aşçısı. Bir witcher’dı kuşkusuz, gözler yalan söylemezdi. İki metreye yaklaşan boyu, kırlaşmış saçları ve kırklarında olması nedeniyle biraz kalınlaşmış ama kesinlikle fit vücuduyla bir witcher’dı o. Yemek yapıp etrafı toplayan, Melitele’ye dualar eden, çok gülen, yiyecek gibi olmasa da çok samimi bakan ve Griffin Madalyonlu bir witcher’dı!

Witcher aleminde ve üstelik kedi okulunda barınması zor bu tatlı karakter, -ki madalyonuna dikkat çekmekte fayda var- gariptir, sadece grubun lideri ve eğiticisi Hussar’dan değil, Carl ve keskinliği olsa olsa ondan bir tık küçük ikinci kızıl saçlı Radman da büyük bir saygı görüyordu.

Triss, witcher yolundan Melitele’nin yoluna dönen bazı witcherlar tanımamıştı dese yalan olurdu ama bunlar adında Kaer olan bir yere pek uğramadıkları gibi, hele hele de başka bir Witcher okulunun kalesinde asla görünmezlerdi. Zaten duygusuz olmaları ile bilinen bu ırkın en dengesiz klanının kalesinde aşçılık yaparken tek bir şakaya bile konu olmamak ise özel bir durumdu.

Ama Triss bir görevdeydi, Renfri diye bir kız arıyordu. Üstadı olmasa da üssü olan büyücü Stregobor’un emirleri açıktı: “Kız, Kara Güneş’in Laneti’ni taşıyor Merigold.” demişti, “Falka’dan daha kötü işler açabilir başımıza.” Renfri bir prensesti ve sadece dokuz yaşındaydı…

Triss, aslında Stregebor ve onun eski düzeninden nefret etmekle birlikte görevi kabul etmişti. Ve bu kabulün arkasındaki sebep sadece küçük prensese acıma ve onu kurtarma değildi. Kız Kadim Kan’ın ta kendisi olabilirdi; Falka gibi ama tamamıyla süzülmüş bir gene ulaşan ilk lanetli veya bakış açısına göre Kıta’nın ruhu olabilirdi.

Bu olabilirdi, çünkü peşinde Vahşi Av vardı…

***

Sonradan ne oldukları açığa çıksa da Vahşi Av o zamanlar hayaletten hallice ve Kıta’nın kaderinden sorumlu oldukları anlaşılan üç yenilmez karabasandı. Lider Eredin, büyücü Caranthir ve savaşçı Nithral.

Neyi niye yaptıkları bilinmez bu üç kötü hayalet, kışlarını hayra getirmezlerdi doğrusu, ama boşa da getirmezlerdi! Renfri gerçekten Kadim Kan’ın kendisi olabilirdi ve eğer öyleyse onu ne Triss yok ederdi, ne de Stregobor’un yok etmesine izin verirdi. Vahşi Av? İşte o, bu nankör kedilere bağlıydı.

Triss, Renfri’yi bulduğunu düşünüyordu. Triss, bu kedilerle ittifak yapabilirse onu kız kardeşlerine ulaştırabileceğini düşünüyordu. Ve yumuşak başlı, anaç Triss, bunun için herkesle yatabileceğini, herkesle kalkabileceğini ve herkesin başına taş yağdırabileceğini hissediyordu. Garip bir histi bu, Triss bir goncanın gül açmasını hayal ettiğinde gözünün önüne göğün kapılarını açmak geliyordu nedense.

***

“Mmmm,” dedi şehvetle Triss, “Böyle bir şey yemedim daha önce ben!” kızıl saçları dağılmış, yeşil gözleri bayılmıştı.

Bir samimi göz kırpışı geldi Willard’dan, parmakları oynadı adamın Triss’in hiç görmediği mini bir jestle. Yumuşacık kuzu inciği yerken önüne düşen o kızıl bukleler hafif bir meltemle kulaklarının arkasına gitti o zaman kızın.

“Afiyet olsun Triss.” dedi, Willard. “Senin için yaptım bunu çocuğum, doya doya ye.”

Güldü Triss, Willard tabi ki ondan küçüktü aslında ama yıllar witcherlara insan gibi değilse de değerdi büyücülerden farklı olarak. “O bir Aard mıydı?” dedi, “Griffinler işaretlerde iyidir ama bu başka bir şey gibiydi.”

“Melitele’nin dokunuşuydu o kızına…” diye cevapladı onu Willard.

Bir an gözü doldu Triss’in. O zaman anladı Willard’ın çocuğum derken ne demek istediğini ve yine onun, Triss’in ne düşündüğünü anladığını. Bir elfte olamayacak o anlayışı bir witcherda görmüştü bir an büyücü kadın. Ve merak etti ne olduğunu, neden bu adamın tanrıça Melitele’yle bütünleştiğini?

Ama onu da anladı Willard, kalktı hemen sahte ama çok iyi oynanılan bir neşeyle, “Altı saat çalıştım sizleri doyurmak için” dedi “ve çok yoruldum! Sabah da aç kalmayın diye yatmam gerek benim.”

Sonra Carl’a döndü, önce iki parmağı ile kendi gözlerini sonra genç kedinin vücudunu gösterdi, sonra aynı eli açtı ve yere iki defa indirip kaldırdıktan sonra sadece işaret parmağı olarak kendi dudaklarında bitirdi elinin serüvenini.

Carl da saygı ve biraz da korkuyla baktı ona karşılık olarak. Muzip değildi, dalga geçmiyordu, denilebilir ki seviyordu. Bu bir an geçince Triss’e döndü Willard ve “Uyumak istiyorum.” dedi, sanki Carl’a yaptığı parmak tiyatrosunu tercüme eder gibi.

***

O gecenin bitiminde, uyku düşmanı sesleri takip eden kuş sesleri haber verirken sabahı, Triss’e kıçını dönmüş yatan Carl nedense sırt üstü yattı ve tavana bakar halde, “Bizi o yetiştirdi.” dedi.

Triss, ilgilenmişti “Radman’ı da mı?” dedi.

“Evet.” kestirip atmıştı Carl “Yani bizim pos bıyıklı ihtiyarın hakkını yiyemem, bizi tabi ki Hussar yetiştirdi ama o… Onu görmeliydin.”

Triss ses vermeyince devam etti; “Yanlış anlama, kedi stilini bize olduğu gibi ona da Hussar öğretti. Ve tahmin edebileceğin gibi o da efsane karşılığında Hussar’a Griffin işaretlerini. Ama Willard’ın stili öğrendikten sonra ona kattıkları olağanüstüydü.”

“Griffin onur kodu yüksek ve rijittir oysa ki?”

“Ama o bir kedi kalesinde değil mi?” Carl yüzünde tek mimik oynamadan söylemişti bunu.

Triss daha da meraklanmıştı. Devam etti kedi.

“Asildi ama serseriydi, bu kale biz küçükken her gün bir cici anneye ev sahipliği yapardı. Otuz bir çekmekten adımızı unuturduk Radman’la onları dinlerken ve bazen gözetlerken.” burada güldü Carl. “Herif her anlamda rüya gibi bir adamdı.” Sonra Triss’e döndü tekrar “müthiş bir kumarbaz ve dolandırıcıydı da…”

Triss gülümsedi elinde olmadan, serseri seven her kadın gibi.

“Vay be!” diye bağladı sözlerini Carl “Şu aradığın kız kıta için neyse, öyle sanıyorum ki Witcher dünyasında da Willard oydu.”

“Korkuyor musun ondan?”

Witcherları tanımasa Triss, Carl’ın cevabında coşku, hayal kırıklığı ve neşeyi hissederdi. “Asla! Kemerini kullanmayan tek witcher eğitmeni olabilir o şu lanetli kıtanın tarihinde. Ama bazen düşünüyorum kapışsak ne olur diye, Radman’da merak ediyor bunu. Son dövüşü yirmi yıl önce olduğu için merak ediyoruz.”

“Yirmi yıl mı?” Triss olabildiğine yapmacıktı.

Carl da olabildiğine eğlenmiş görünüyordu “Merak etme Merigold,” dedi “anlatıcam sana zaten olan biteni. Biraz önce içinde olabilirim ama ruhunun merak ettiği gizem ben değilim, farkındayım.”

“Radman’dan ileridesin yine de,” diye cevapladı ağzı Triss’in, elleri de desteklerken iddiasını.

“Sadece kan sever o,” dedi Carl duygusuzca, “elleri senin gibi çalışmıyor ergenlikten sonra onun.”

Bir sessizlik oldu ve Carl kendi kendine “Adam aşçılık yaptığı gibi simyaya sardı ve öyle iksirler hazırlıyor ki bulamazsın binlerce Oren’e.” dedi bu sefer.

Yine bir sessizlik oldu ve uzadı. Carl kestirip atttı:

“Bir gece bir kumar kavgasında masadaki beş kişiyi dolandırdığı ortaya çıkınca büyük bir Aard çekmiş, öyle her babayiğidin çekebileceği bir işaret değil. Beşi de karşı duvarda, masalar parça pinçik ve bir büyük kıymık -burada o parlayan kedi/witcher gözlerini Triss’e dikti- on yaşlarında bir kız çocuğunun boğazına girmiş. O günden beri ne öldürüyor ne de sikişiyor işte.” dedi ve arkasını döndü tekrar Carl, dikilmiş malı Triss’in ellerinden yatağın diğer tarafına kayarken.

Ne düşündüğünü bilememişti Triss; duygusuz bir canavar katilinin, hayatını tamamen değiştirecek bir olay mıydı bu anlayamamıştı, Carl’ın umarsız anlatımı ve arkasını dönüşü de onu ayrıca azdırmıştı. Sonra ikisini kafasında birleştirip şöyle dedi; “Cici annelerinizin birinin içine bir yaşam koyabilseydi, şu an unutulmaz alemler yaşıyor olurdunuz.”

Carl, sol kulağını kaldırıp dinler pozisyona geçince de adamı sırt üstü çevirip üzerine laps diye oturuverdi. İkisi de o anda rahatlamayla karışık haşin bir nefes verdiler sadece ama Carl kendini o kadar kolay teslim etmek niyetinde değildi.

“Kız konusunda sana yardım edeceğiz Merigold.” dedi, sabah ışıklarının yavaş yavaş aydınlattığı yüzündeki zevki saklamaya çalışarak.

“Onu zaten yapacaksınız.” diye belli belirsiz üfürdü kelimeleri Triss, inlemeye başlamadan hemen önce.

***

İkili sabah birlikte masaya geçtiklerinde, diğer üçlüyü hatta Willard’ı bile ciddi ve endişeli denebilecek bir suratla kalenin avlusuna bakarken buldular: Bir tekboynuz, sırtında küçük bir kız çocuğunu sırtında avluya getirmiş onlara bakıyordu.

Küçük kız da öyle… O kara, korkmuş, asil ve öfkeli gözleriyle onlara bakıyor ve şöyle diyordu adeta, “Beni kurtarın ya da kurtaramayın fark etmez, hepinizden nefret ediyorum ve bu değişmeyecek.”

***

Willard’ın yemek işini Carl ve Radman’a bıraktığı yemek masasında otururken yeni beşli, Willard kendisi avluda tekboynuza bakıyordu. Ama bakışlarında bir anlam yoktu doğrusu; tekboynuz gören biri gibi bakıyordu sadece. Bilseydi ya da bildi mi, bilinemezdi o an ama Melitele’nin bu sadık mensubu farklı sebeplerle de olsa mutlu görünüyordu. Sonuçta bu siktiğimin bir tekboynuzuydu karşısında ondan kaçmadan duran… Erkekler de biraz çocuksu olur kaç yaşlarında olursa olsunlar, yoksa onca saçmalığa kalkışabilirler mi?

***

Üç gün boyunca avluda bir adım bile atmayan tekboynuzun önüne yemi ve suyu kondu ve o hiçbirini yemeden -ve en güzeli de dışkılamadan kaldı öyle orada- Biliyordu sanki; Triss’in Renfri’yi götürmek için Carl’ın yardımıyla Hussar’ı ikna ettiğini, yine biliyordu sanki Triss’in bu yolculuğa eşlik etmeleri için bu sefer Radman’ın yardımıyla Hussar’ı ikna ettiğini.

Dördüncü günün sabahında, ahırlardan çıkan dört at gördü tekboynuz, üzerlerinde üç adam ve bir kadın. Bir adam da yerdeydi, kucağında ilk defa gülümsediğini gördüğü Renfri ile duran bu adamı görünce ilk defa hareket etti sihirli at. Önlerine geldi ve ön ayaklarını kırarak oturdu o dağların pırıl pırıl sabah güneşini bembeyaz yansıtarak.

Berrak bir ışık, tertemiz bir hava ve boynuzu yanar döner parlayan bir at oldu Willard’ın manzarası. Çocuğu yanağından öptü, çocuk da onu öptü, sonra yanağını sürdü yanağına ve pat diye oturttu ufaklığı anında geri kalkan kısrağın sırtına.

Tam tereddütle elini uzatmıştı ki, boynuzunu sevmek için, at arkasını döndü. Neden sonra tekrar yüzünü çevirdi ona at ama iki kez daha elini uzatsa da emekli witcher, boynuzuna dokundurmadan başını kaldırmıştı at. Ne zaman ki, elini indirdi Willard, at uzandı ve yanağına yanağı ile dokundu Willard’ın.

İşte o andı kefaret anı, daha sonrası değil… O an olmalıydı ki, daha sonrasını yapabilmeliydi çünkü. Bilmiyordu hala hiçbir şey geleceğe dair ama witcher başka biriydi yeniden.

Kafilenin ayrılışı, kayda değer başka bir detay içermedi. Triss’e göre yemekler harikaydı, Willard çocukla karşılıklı el salladı, Radman bir öpücük attı, çocukla karşılıklı el sallandı, Carl sol gözünü kırptı, çocukla karşılıklı el sallandı, Hussar kafasını eğdi ve “Üç gün içinde dönemezsek kartal ol, aslan ol dağlarda bizim için” dedi. Willard cevap olarak sadece yine çocukla karşılıklı el salladı.

Atlar döndü ve Hussar, Triss’e dönüp ilk birkaç adımdan sonra “Ben de sezerim bir şeyler.” dedi pos bıyığının altından, burmadı o bıyıklarını da sonra…

***

Willard açtı; her şeye aç. Güneş bir saatin daha çeyreğini kat etmemişken gökte, o,  kilerde ağzına tıkıştırdığı pastırma ile inliyordu zevkten. Kasıklarında tatlı bir kıpırtı ve hayata dair bir iştah… Ama işte büyük adamdı o, büyük adamların büyük maceraları basit bitmezdi.

Bir patlama ve hemen ardından vakum hissetti yüreğinde, buna ikinci bir patlama ve vakum eşlik etti. Bu sefer iliklerinde de hissetti bunu; soğuktu çünkü. Şimşek gibi kalktı yerinden ve kilerin iç kapısını açtı bir hışımla, birer Blizzard ve Petri Filter şişeciğini boşalttı boğazından aynı anda sonra.

Burnundan gelen kan ve kafatasına yayılan yanmayla bağırdı, buruldu, küçüldü ve dimdik bir yay gibi dikeldi sonra simsiyah gözlerle; bebekleri olmayan, kara damarları göz çevresine dağılmış o gözler ölüm olmuşlardı. Her şey yavaştı, o hızlı, üşümüyordu artık aksine içi yanıyordu.

Silahlıktan kaptı bir gümüş kılıç ve koydu dirseğine, gördüğü manzaradan sonra biliyordu artık ne olacağını…

***

Çılgın gibi bağırıyordu Triss atını mahmuzlarken yanındaki Hussar’a; “Nereden biliyorsun Stygga’ya döndüğünü?”

Bir bakış attı yaşlı witcher ona sadece, kısa, kesik ve sade.

Carl ve Radman birer boy fark atmışlardı ikiliye, Triss, Radman’ın “Siktiğimin atı Willard’ın peşinde!” diye bağırdığını duydu atını bir kez daha mahmuzlamadan önce.

***

Kapıdan çıktığında Willard’ın gördüğü manzara bir tablo gibiydi. Kırağı tutmuş avlunun sağında tekboynuz, üzerinde gözleri faltaşı gibi açılıp yelesine yapışmış Renfri olmak üzere asaletle dikiliyordu. Solda ise Vahşi Av, silahları elinde tam tekboynuzun karşısında dövüş pozisyonunda bekliyorlardı.

Solda Nithral üç zincirli topuzunu yere uzatmış zincirleri hafif hafif birbirine değdirerek şakırdatıyor, ortada liderleri Eredin omzuna koyduğu kara kılıcının ucunu yükseltiyor ve sağda Caranthir  küreli asasının sapını yere dayamış diğerlerinden farklı olarak tekboynuza değil Willard’a bakıyordu.

Willard ne çocuğa baktı, ne ata ne de Vahşi Av’a… Hızlı adımlarla yürüdü tekboynuza doğru ve göz teması kurmadan yine dirseğindeki kılıcı koltuk altına alıp ve dokundu o boynuza. Bir saniye kadar durup öyle, çekti koltuk altından gümüş kılıcını ve Eredin’e doğru koşmaya başladı, öyle hızlı koştu ki, Eredin’in kara miğferinin arkasındaki yüzünün ne olduğunu kimse bilemez.

Caranthir ise bu cehaletle dalga geçer gibi salladı küresini bir asilin uşağına ‘çekilebilirsin’ demesi gibi. Sarı beyaz bir ışın dalgası çekecekti Willard’ı tamamen tekboynuzla aralarından hesabına göre ama bir Quen karşıladı bu ışınları. Willard’ın elini görememişti bile Caranthir, bir sarı kubbe olarak bitti aralarında witcher ve patlattı küresini.

İlk etkilenen Nithral oldu, iki adım daha sola kaydı liderinden, Caranthir olduğu yerde kaldı ama o  da ancak büyülü sanatıyla… Eredin ise kılıcı ile karşıladı Willard’ın çakmak gibi çakan üç hamlesini. O kadar hızlıydı ki her şey, Willard, Eredin’in karşı hamlesinin altından geçip Caranthir’i bu sefer sağ omzuyla ittiğinde Caranthir daha ne olduğunu anlayamamıştı bile.

Gülümsedi Willard ilk defa birine bakıp, Caranthir’di o. Sonra solundan bir haykırma duydu ve geriye bir takla attı, gülümsemesi gülmeye dönmüştü witcherın, çünkü her ne kadar bir salise önce olduğu yerde üç demir topuz olsa da şimdi o haykırma komikti yıllanmış bir witcher için; korku ve panik vardı o haykırışta. Kalktığında Eredin’in iki yarma hamlesini karşılayıp, bir takla daha attığında geriye ve Caranthir’in asasını yere vurmak üzere asasını kaldırdığını gördü. Bir Yrden çizdi yere daha o anda. Caranthir gördü olanı ama duramadı, asası yere takılı kalmıştı.

Ayağa tekrar kalktığında Willard, Caranthir ilk kez tereddütlü görünüyordu. Sakindi dışarıdan, Nithral gibi solumuyor veya haykırmıyordu ama Yrden’i bozarkenki bu sakinlik bir takdirin dışa vurumuydu saklamaya çalışsa da: Bu witcher bir büyücüden daha güçlü ve etkili işaretler yapıyordu…

Dörtlü tekrar savaşmaya hazır şekilde üçüncü raunda hazırlanırken birbirlerine karşı, kalenin kapısı zorlanmaya başladı. Kapı, Aard’larla dövülüyordu, Renfri istemsizce ve ümitle elini çırparak göğsünde birleştirmişti, tekboynuz ise kıpırdamak ne kelime başını bile çevirmemişti kapıya.

İşte o an olan oldu, bu sefer saldıran Av’dı.

Eredin kedi dehası iksirlenmiş witcherı bile şaşırtan bir hızla atıldı öne ve sağlı sollu iki hamleden sonra bileğinde çevirdiği kılıçla soldan saha çizmeyi başardı Willard’ın göğsünü, acı içinde dudakları sırıtır hale geldi bir an witcher’ın ama önlemeyi başardı bu sefer sağdan sola çizmesini aynı göğsü kılıç ustasının. Bir hamlesi daha vardı ama Eredin’in daha ve zaman tam anlamıyla dondu o an.

Dışarıdan bakanların ne olduğunu kaçırabileceği bir hızla, solundan gelen ve başını ezmeye yönelmiş topuzdan geri çekildi Willard ve sağ elindeki kılıcı sol eline alarak kendi dirseğine çevirdi kılıcını, aynı anda Eredin’in biten hamlesi ile karnına köküne kadar kara bir kılıç girerken, o da sol elindeki kılıcı Nithral’in miğfer siperliğinden suratına sokmuştu. Şimdi sessiz zamansız bir heykel gibilerdi:

Bir kara zırhlı dev vardı suratına giren kılıçla sadece zırh olmuş, bir adam vardı kara bir kılıç karnından girmiş sırtından çıkmış, bir el vardı tuttuğu kabza düşmanının böğrüne yapışmış ve bir büyücü vardı aynı sakinlikle yanlarında kıpırtısız.

Zamanı ve sesi geri getiren aslında ölü elindeki topuzu düşen Nithral olmuştu. Ama görseydiniz o anı, Renfri derdiniz heykele yeniden can veren; korkunç bir çığlık attı küçük kız zira. Aynı kale kapısı dağılırcasına patladı etrafa devasa kıymıklar saçarak. Ama ulaşamadı o kıymıklar Renfri’ye çünkü o bir handaki bahtsız bir kız çocuğu değil tekboynuzun sırtındaki bahtsız bir kız çocuğuydu.

***

Radman, Carl ve Hussar aceleyle ekledikleri Triss’le beraber dördüncü kez kapıya Aard ile yüklendiklerinde belli belirsiz seçmişlerdi tekboynuz ve sırtındaki kızı ama toz duman daha dağılmadan duydukları ses ve vakumun ne olduğunu hissetmişlerdi de. Tekboynuz kızı götürmüştü bile…

“Lanet olası katil kancık!” diye bağırdı Carl bir başka katilden beklenmezcesine.

***

Willard’ın canı yanıyordu, patlamaları çatlamaları duymuyordu, karşısındaki iki karanlık gölgeye ise son derece hakimdi. Böğründeki kılıç olağanüstü bir acıyla geri çıkarken içinden ve saat on yönünde kellesini almak için yükselirken bedenindeki acıyı bastıran bir nefret hissetti, bir ateş… Sol eline geçen kılıçtan dolayı boşalan ana elinde toplandı o ateş ve ellerini hasmına uzatıp öyle bir Aard’a döndü ki, karşısındaki Vahşi Av’ın efsane lideri de bir yaprağa dönüştü fırtına önündeki. Görüşünün yarısından gelen o sarı beyaz küre karanlığa çevirmeden her şeyi, on metre uzaktaki ahır duvarına uçarak çarpan Eredin’i hem gördü hem de duydu şangır şangır Willard. Son duygusu tatmin oldu yıllanmış witcherın.

***

Triss, ellerinde kılıç içeri dalan witcherların, önce kendini Eredin’in yanına ışınlayıp, sonra da her ikisini portala sokan Caranthir’i nafile kovalamacasını göremedi. İç görülü büyücünün gözleri iç güdüyle, Willard’ı aradı ilk çünkü ve bir akış içinde buldu heykelin kalan parçalarını. Manzara, sol elinde savaşçı av üyesinin suratına taktığı gümüş kılıçla yavaşça yere yığılan ölü witcherın göğsüne yığılan o zırhlı surattı çünkü.

***

Dolu içler ve boş gözlerle yakmakta oldukları kardeşlerini izlerken witcherlar ve dolu bir iç ve dolu gözlerle onlara eşlik ederken Triss, bir an ama, içinden geçen düşünceyle utandı kendinden. “Renfri asil kanın kendisi değil, bütün bunlar Willard’ın kefareti içindi.” Ve çıkarımını tamamladı sonra, “Vahşi Av da hayalet falan değil bilinmeyen bir elf türü sadece, farklı bir küreden. Yenilebilen bir elf türü üstelik.”

Sonra ekledi kendi kendine “Eh, belki de her şey sadece Willard ile ilgili değildi! Neyse, şimdi bu koca Elf cesedini Radman ve Carl’ın tahkirinden kurtarıp Conclave’e nasıl götüreceğinin planlarını yap bakalım Mariborlu Triss.”

Triss o kadar kapılmıştı ki görevine, üç kedinin kardeşlerine son veda olarak koro şeklinde “Hiçbir witcher yatağında ölmez.” deyişini bile duymamıştı.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

Twitter
Visit Us
Follow Me

Yorumlar

Sen ne düşünüyorsun?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir