GTA VI Gelirken – Havalı, Stilize ama Sonu Olmayan Bir Aks: Popüler Kültür’de Miami Aksı

Bunu Paylaşın

Oyun dünyasının başat franchiselarından Rockstar Games imzalı Grand Theft Auto‘nun sürekli ertelenen başlığı GTA VI gelirken, bizler de hem bir hazırlık hem de başlığın aslında yapılması gereken bir eleştiriyi yapıyor olmasından hareketle popüler kültürde Miami aksını incelemeye karar verdik sizler için. Dört başlıkta kısa kısa ve daha ziyade başlıkların birbirleri ile bağlantılarına değineceğimiz incelememize geçelim öyleyse.

Miami, özellikle 1980’lerde Latin Amerika’dan gelen narkotik akışının Amerika’daki köprü başı olarak dikkat çekmeye başladı. Değineceğimiz ilk başlık Scarface / Yaralı Yüz (1983), Al Pacino’nun konuya gösterdiği çok yerinde bir dikkatle ortaya çıkan bir projeydi. Miami, baştan çıkarıcı ancak çok kirli bir değişim geçiriyordu.

Ancak 1983’deki bu değinme çok yerinde olmakla birlikte; durum henüz daha tam oturmamış, daha doğrusu mafyatik bağlantılardan toplumun kılcal damarlarına henüz inmemiş olduğu için esasen 1932 yılında çekilen ve Al Capone‘un hayatını anlatan filmin bir yeniden çevrimi olarak tasarlandı.

Oliver Stone gibi bir yazar ve Brian De Palma gibi bir yönetmenin elinden çıkan iş o kadar başarılı, gerçekçi ve hatta vahşiydi ki, gerçekçi bir kült olmakla kalmadı, Miami şehrinin film ve tüm yapım ekibinden nefret etmesine yol açtı. O kadar ki filmin çekimleri Miami’de değil Los Angeles’ta tamamlanabildi.

Scarface, tüm ana karakterlerin ölümüyle sonuçlandığı için ayrıca tebrik edilmeliydi çünkü suç dünyasının gerçeği buydu ve romantize edilirse çok tehlikeli bir mesaj taşıyor olacaktı. Bağlantı anlamında çok önemli olmasa da filmin ahlaki duruşu açısından önemli bir mesajdı bu. Zira Al Pacino‘nun canlandırdığı Tony Montana kötü bir karakterdi. Fakir bir mülteci olarak mafya olabilirdi belki, ama zengin olsaydı da toplumsal astlarına kötülük yapacaktı.

Karaktere ve arka planına dair başlık son derece de gerçekçiydi; 1980 tarihli Mariel Tekne Göçü. Fidel Castro‘nun Mariel limanını açarak isteyenlerin ABD’ye gidebileceğini duyurması ile 125.000 kişinin -içlerinde hapishanelerden ve akıl hastanelerinden gönderilen önemli bir kesim de vardı.- geldiği Amerika’da bir Tony Montana’nın yükselişi son derece gerçekti.

1984’de ise yapımcı Anthony Yerkovich aslında tam da farkında olmadan Scarface’i ehlileştiren ama daha sosyal bir işe imza attı: Miami Vice. Tam da farkında olmadan diyoruz çünkü bu proje aslında Gold Coast adını taşıyan bir filmdi. Kendisine proje sunulan Universal Pictures‘ın, Scarface’in ellerinde olması sebebiyle reddettiği proje bir diziye dönüştü ve 1989’a kadar dünyayı kasıp kavurmakla kalmadı ayrıca gerçek hayattaki tüm değişimi de yansıtmayı başardı. Beş yıl, ekonomik ve siyasi gelişmelerin sosyal hayata etkisini göstermek için gayet yeterli bir zamandı.

Projenin ilk ortaya çıkışı aslında tüm yayın hayatı boyunca devam edecek o “çok cool” havanın da sebebiydi; dizi bir MTV Cops / MTV Polisleri vizyonu ile hazırlanmıştı. Miami Vice bir yeni bir Casablanca (1942) olacaktı; farklı ırklar, polis, devlet, mafya ve sıradan insanın iç içe olduğu ve amansız bir mücadele içerecekti. Ancak ana karakterleri polis olacaklardı:

Suçlularla savaşmakla kalmayan kendilerini davet eden yozlaşmayla da savaşan polisler

Ülkemizde de Kanun Namına adıyla oynadığını belirtmemiz gereken dizide ara yüz ne kadar lüks olursa olsun; showrunner Michael Mann ne kadar renkli, pastel ve bling culture bir ortam oluşturursa oluştursun Crockett (Don Johnson) ve Tubbs (Philip Michael Thomas) sadakatlerinin nerede olduğuna dair herhangi bir kafa karışıklığına sahip değillerdi.

Siyah ve beyazın net şekilde ayrıldığı dizi adı üstünde bir televizyon işiydi. Ancak sadece cool bir arayüz ve karikatür bir içerikten bahsetmemizi engelleyen bir odak noktası vardı: bu gayrimeşru paranın sosyal hayata etkisi ve toplumun olağanüstü değişim hızı.

Suç lüks getiriyordu ama bu lüks kirli ve fast money / hızlı paraydı. Bu açıdan James Bond‘un soğuk savaş bazlı Old Money / Köklü Para ve ulaşılamaz uluslararası zenginliğinden – benzer bir zenginlik ve havayı son dönemde Christopher Nolan‘ın Tenet‘inde de görmek mümkündür- farklı bir lüks söz konusuydu.

Evet eski ve köklü servetin dünyanın köklü şehirlerindeki çok dar ve yaşlı çevrelerine erişme şansı yoktu Miami Vice’ın zenginlerinin. Ancak tek kuşakta hatta çok daha kısa zamanda hiçten gelip en azından çıktıkları çevrelere göre herşeye sahip olma şansı tanıyordu bu yeni para onlara. Büyük bir risk ve çok düşük bir başarı şansıyla tabi.

Böylece 1980’lerde ABD’de “Reaganomics”adı altındaki neoliberal peolitikaların eleştirisi olan dizinin kötüleri -terim altta kalanın canı çıksın zihniyetine bir eleştiridir- yani yuppie diye adlandırılan yeni mafyatik zenginlerinin altın Rolex Day-Date saatleri, Bond’un askeri Rolex Submariner‘ının, Crockett‘in suçlulardan el konularak edinilmiş Ferrari Testarossa‘sı, Bond‘un seçkin Aston Martin‘inin önüne çıkıyordu.

Armani ve Hugo Boss‘un yeni ve köksüz moda akımı, eski paranın asırlık kreasyonlarının karşısına çıkarken, eski paranın da antik ve gayrimeşru para kaynakları belki biraz ihmal ediliyordu tabi, ancak siyah ve beyazın mücadelesi bir de ruhun kendini kontrol etme teması ile birleşince ortaya özel bir şey çıkıyordu. Bu tema ve özellikle Don Johnson’un getirdiği yeni moda rüzgarı da öylesine tuttu ki dizi dünyada bir fenomen olmakla kalmadı, Scarface’in aksine Miami halkı tarafından da tamamen benimsendi.

Bir diğer başlık olan Bad Boys ise 1995’den 2024’e kadar dört filmle Miami’yi önce 90’lara sonra yeni milenyuma ve en sonunda da günümüze taşıdı. Will Smith ve Martin Lawrence‘ın canlandırdığı karakterlerin bu otuz yıllık macerasının jenerasyonları aşan başlığı seriyi o kadar özel kıldı ki, Miami teması bu ikili ve ailesinin gerisinde kaldı bile denilebilirdi.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu Miami, siyahi iki karakterin draması olarak da özel bir yere sahipti. Üstelik bir tanesi yani Will Smith’in canlandırdığı Mike Lowrey Don Johnson’un Crockett’ine benzese de – karakter bekar, çapkın, havalı, aileden zengindir ve bir Porsche’ye biner.- ortağı olan polis yani Martin Lawrence’ın canlandırdığı Marcus Burnett ise bir aile babasıdır.

İzleyenlerin hatırlayacağı üzere damat Reggie karakterinde cisim bulan bu daha gerçek ve jenerasyonlar arası başlık değinilmek için fazlasıyla yeterli olsa da, bildiğimiz anlamda Miami’nin başrolde olduğu bir drama sayılmayabilir. Yine de ara yüz son derece Miami’dir ve bunun da sebebi yönetmen Michael Bay‘in Miami Vice hayranlığıdır.

Ve geldik Grand Theft Auto‘ya. İtalyan asıllı ve özellikle Martin Scorsese‘nin suç dramalarından tanıdığımız Amerikalı ünlü aktör Ray Liotta‘nın seslendirdiği Tommy Vercetti‘nin Miami alegorisi olan GTA: Vice City‘de oyunculara yaşattığı deneyim, Miami Vice başta olmak üzere bu Miami aksından önemli ölçüde beslenir.

1986’da geçen olaylar, özellikle mükemmel radyosuyla Miami Vice’ı çok andırır. Dizideki meşhur “Ocean Drive” caddesi oyunda birebir vardır. Oyundaki “Vercetti Estate” malikanesi de Scarface’deki Tony Montana’nın malikanesinin aynısıdır.

Vercetti’nin kıyafetleri ve renk paleti de birebir Miami Vice’dan beslenmektedir. Ancak bir oyun olarak oyuncu tarafından şekillendirildiği için Scarface’in neredeyse korkunç karakteri Tony Montana olmaktan son derece uzaktır karakter.

19.11.2026’da oyun kütüphanelerini süslemesi beklenen Grand Theft Auto VI / GTA 6′ya yani tüm incelemenin amacına dönersek; o tarihte veya yeni bir erteleme sonunda gelecek başlığın da bu köklü Miami aksında geçecek olmasının başlı başına heyecan verici bir olgu olarak değerlendirilmesi gerektiğinden bahsedebiliriz.

Üstelik öğrendiğimize göre -ve elbette ki milenyumun ilk çeyreğinin sonunda olmamızın teknolojik avantajlarının da etkisi ile- oyun sadece Vice City‘de / Miami’de geçmekle kalmayacak, Leonida‘ya yani Florida’ya da taşacak.

Miami aksını; sosyal medya çılgınlığı, lüks gece kulüpleri ve “Florida Man” olarak bilinen absürt olaylarla dolu olarak hem de çok daha geniş bir çevrede -ve böylece gerçekçilik oranını da önemli ölçüde arttırarak- deneyimleme heyecanımızı vurgulayarak makalemizin sonuna geliyoruz. 19 Kasım’da tekrar Miami’nin palmiyelerine bakarak ve sadece bir oyun oynadığımızı bilerek Welcome to Miami, Bienvenido a Miami diyebilmek dileğiyle…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir