Yeni Bir Başlangıcın Öyküsü: 27.000 Kelvin

Bunu Paylaşın

Pazarları mutsuz olurum… Ama iki haftada bir pazarları daha çekilir olur, en azından o çok acıtan akşam saatlerine ulaşmadan önceki zamanları… Bu Pazar da o tür pazarlardandı. Kapıcımız Cavit’in siparişlerimi getirmesini beklerken laptopumu açmış internette geziniyordum. Dört yaşındaki oğlum Rüzgar önümde halıya bağdaş kurmuş, oyuncak arabalarını birbirine çarptırıyor ve onları karşılıklı olarak konuşturuyordu. Birkaç kez söyledikleri üzerine gülümsedim. Ne laflar öğrenmiş bu çocuk böyle diye düşünürken kapı çaldı.

Gelen Cavit’ti. Alışverişi yapmış, siparişlerimi getirmişti. Siparişleri alıp içeri girdim ve elimde poşetlerle mutfağa yollandım, oğluma kahvaltı hazırlamam gerekiyordu. Koridordan geçerken göz ucuyla ne yaptığını kontrol ettiğim oğlumu görünce mutfağa girmekten vazgeçip salona girdim. Yaptığı bir hinlik beni gülümsetmişti.

Oğlum, benim yokluğumu fırsat bilmiş lap topun başına oturmuştu. Bütün o oynadığı oyunlar sırasında aklı aslında bilgisayarımdaydı demek… Tablet ve akıllı telefon bağımlılığı vardı ama normalde lap topa pek ilişmezdi.

Beni görünce “Baba senin şu resim çizmeli işini yapalım mı?” dedi. Paint programından bahsediyordu. Elimdeki poşetleri yemek masasına koydum, yanına oturdum ve programı açıp sordum. “Ne çizelim yavrum?”

Cevap verdi. “Bi deniz çiz, bi de gökyüzü çiz. Gemiler olsun, kuşlar sonra yüzen adamlar olsun…”

Araya girdim “Dur oğlum yavaş… Şimdi bir deniz çizelim” dedim ve ekranın alt yarısına bir dikdörtgen yapıp içini maviyle doldurdum. Sonra “Bir de gök yapalım şimdi” dedim, oğlum da “Tamam” dedi. Bu sefer ekranın üst yarısına bir dikdörtgen çizip içini açık maviyle doldurdum. Böylece karşımda, iki farklı mavi tonunun ufuk çizgisiyle birbirinden ayrıldığı parlak bir gökyüzünün altındaki deniz manzarası seçilir oldu. Oğlum, çizmemi istediği diğer şeyleri sıralarken garip bir şekilde benim de bu manzaraya bakıp çizmek istediğim başka şeylerin olduğunu fark ettim.

Kafamdaki aşağı yukarı şöyle bir şeydi; beyaz bir kumsal üzerinde bembeyaz ve yana yatmış ölü bir ağaç, onun gövdesine oturmuş beyaz gömlekli, şortlu bir adam ile beyaz elbiseli bir kadın… Sonra parlak bir güneş ve manzaranın sağ tarafına düşen beyaz boyalı mavi kapılı tek katlı bir ev. Hayretle adamın yabancı olduğunu ancak kadını tanıdığımı fark ettim. Her gün görüyordum o kadını.

Oğlum beni çekiştirip “Ben sana gemi çiz diyorum sen öyle duruyorsun yani” dediği anda hala aklımda olan o görüntüyle sordum. “Gemi ne renk olsun?” cevabı önce anlamsız geldi “Mavi”. Ona mavi olmaz derken fark ettim ki oğlum denizi ya da gökyüzünü değil maviyi seviyordu. Yine de sordum “Sen maviyi çok mu seviyorsun?” “Evet” dedi. “Neden?” dedim. Çocuk samimiyetiyle basit bir cevap verdi “Çünkü mavi çok güzel”.

Yüzüne baktım; onun geleceği, daha doğrusu bizim geleceğimiz hakkında aklıma üşüşmeye hazır sorulara dalmamaya çalışarak yanaklarını sıktım ve sarılıp kokusunu içime çeke çeke onu defalarca öptüm. Ama düşüncelerimden kaçamadım, oğlumun benden bir gün tamamen kopmasından korkuyordum. Daha bugün bile resmi çizerken aklıma gelen kadın annesi değildi ve resmi oğlum çiziyor olsaydı benim aklımdakinin aksine annesi ile bizi birlikte çizerdi. Bunları düşünürken içim kararsa da ekrandaki resmin bana sunduğu engin ve özgür ufuk o kadar umut vericiydi ki içimdeki karanlığı tam olarak dağıtamasa da delmeyi başarıyordu. Hala oğluma sarılıyordum, ve bu sırada o, kendisini benden kurtarmaya çalışarak “Gemi, baba gemi” diye bana komut veriyordu.

Ben de komuta uydum; Resmi bitirdik, kahvaltı yaptık ve dışarı çıkıp parka gittik.

***

Hava pırıl pırıldı ve Rüzgar çok mutluydu ama ben biraz tedirgindim; tünelli kaydıraklarda onu kaybetmemek veya hızla sallanan bir salıncağın önüne geçmemesi için tüm oyun alanını peşinde gezdim. Aslında daha çok eski eşimden “Bir bakamadın çocuğa” lafını duymaktan korkuyor gibiydim. Bu korkuyla peşinde koşarken en az onun kadar yoruldum.

Parktan sonra Rüzgar, AVM’ye gidelim diye tutturdu. Oyun katının müdavimlerindendi ve yaşına göre bunları oynamayı bayağı da iyi beceriyordu. Tam bir korsan gemisinde beraberce iskelet korsanları avlarken “Keşke annem de olsaydı, hep beraber oynardık” deyiverdi. Zamanlaması mükemmeldi. Zaten ayrılma saatimiz yaklaşmakta olduğu için moralim bozulmaya başlamıştı, bu laf tuzu biberi oldu. Gerçi o da bozulduğumu anlamış olmalıydı ki oyunla ilgili bir şeyler geveledi ve çığlık çığlığa bana –yine- komutlar vererek konuyu kapattı. Olan olmuştu, ben evliliğimde yaşadığım tüm hayal kırıklıklarını ve yaptığım hataları tekrar düşünmeye başlamıştım bile.

Sonrasında da ayrıldık. Ayrılırken ona sıkı sıkı sarılmak istedim ama eski eşimin yanında kontrolümü kaybedip zavallı gibi görünecek bir şey yaparım korkusuyla bunu yapamadım. Oğlumdan ayrılır ayrılmaz da pişman oldum tabi, onu iki hafta daha göremeyecektim çünkü.

O gece de her benzeri gibi berbat geçti. Önce ofiste sohbetini yapabilmek için maç görüntülerini yayınlamayan, bunun yerine tabiri caizse geyiğin dibine vuran futbol programları arasında gezindim. İyi malzeme edinmiştim ama saatler süren programların psikolojim üzerinde olumlu bir etkisi olmamıştı. Sonunda yattım ve göğsümde bir yumruk gibi hissettiğim sıkıntıyla yarım saat kadar yatağımda döndüm, bereket ki bu yarım saatin sonunda uykuya dalarak sıkıntılarımdan kurtuldum. Uyku kaçmak için iyi bir sığınaktı.

***

Pazartesi günü işe geldiğimde içimde hafif bir mutluluk vardı. Çoğu çalışanın tersine oldum olası pazartesi sendromu yaşamazdım ve dün gece en dibe vurduğum için moralimin ister istemez yükselmiş olması normaldi. Ama olmam gerektiğinden daha mutlu olduğumu hissediyordum. Konu üzerinde biraz düşündüm ve ruh halimin arkasında, dün Rüzgar’la yaptığımız resmin olduğunu sezdim. Sezdim diyorum, çünkü henüz adını koyamıyordum. Sadece aklıma o manzara ve bana hayal ettirdikleri geliyordu.

Masamda, internette gezinme eşliğinde kahvaltımı yaparken yanıma her sabahki gibi Meltem geldi. Ona, dün resmimizi yaparken aklıma gelenler konusunda kendimi ele vermemeye çalışarak baktım. Masamın yanına varınca sordu;

“Günaydın. Naber?”

Hala yakalanmamaya çabalayarak, biraz yüzüne, biraz sağına soluna bakarak cevap verdim. “Ne olsun Meltem. Senden naber?” Bu cümleyi söylerken önce biraz rahatladım, beynimi okuyacak değildi ya? Yine de bu konuda bir yeteneği olduğunu da biliyordum.

Ama bu sefer şüphelenmemişti “İyiyim. Ne yaptınız?” dedi ve ilgili bir şekilde sordu “Dün Rüzgar’laydınız değil mi?” Sorunun cevabını zaten biliyordu.

“Evet beraberdik. Yemeğiydi, parkıydı, AVM’siydi derken adam canımı çıkardı ama değdi doğrusu” diye cevapladım ve yalandan güldüm. Allah’ım daha bir gün bile olmadan oğlumu ne kadar da özlemiştim… Bunu düşünürken yüzüm değişmiş olmalıydı. Meltem bunu fark etti. Direkt bir şekilde de konuya daldı.

“Gerçekten iyisin değil mi?”

Bunu anlamazlıktan geldim, önce elimi şöyle bir salladım “Tabi tabi” dedim, sonra yalana devam ettim “Oğlum yanımda olsun da başka bir şeye gerek yok

Meltem bunun üzerine masama hanım hanımcık bir hareketle oturdu, ayaklarını belli belirsiz sallayarak –ilginçtir o da lacivert bir etek ve mavi bir kazak giyiyordu- bana doğru hafif eğildi ve bana gerçek ruh halimi itiraf ettirmeye kararlı bir şekilde sordu;

“Sonra ne yaptın?”

Ama ben de kararlıydım, hiçbir şey yokmuş gibi cevapladım; “Futbol programı seyrettim” Sonra da cevabımı güçlendirmek için ekledim “Çok matraktı ya, izlemen lazımdı”

Meltem acır gibi bir suratla beni bir süre süzdü. Bu bitmez gibi görünen süre boyunca sadece üzüntüm değil kızgınlığım da artmıştı. Sabah kendimi hiç de fena hissetmiyordum, şimdi ise dün geceye dönmüştüm yine… Meltem bunu da fark etti.

“Olana bitene çok burnumu sokuyorum değil mi?”

“Hayır canım ne alakası var” dedim, aslında sokuyordu ve beni kızdırmıştı ama bu kızın bende sonsuz bir kredisi vardı. Sanırım herşeyin olduğu gibi bunun da farkındaydı ama elimde değildi, böyle olmaya da devam edecekti.

Meltem’in bunun üzerine söyledikleri ise beni tam anlamıyla yerime mıhladı;

“Neyse seni daha fazla germeyeyim. Aslında başka bir şey söylemek için gelmiştim. Cumartesi Teoman konserine iki kişilik biletim var ama ikincisine hala bir talip bulamadım. Düşünür müsün?”

Donakaldım… Kelimenin tam anlamıyla donakaldım; içimde “Evet” diye bağırmaya çalışan bir canavar vardı ama aynı zamanda içimde; Rüzgar’ı, yaşadıklarımı ve ikilemlerimi düşünerek aleyhime çalışan bir yaratık da vardı. Bütün bu düşüncelerin dışavurumu ise daha önce söylediğim gibiydi; “Oturduğum yere mıhlanmak” ve “Donakalmak”

Cevap veremediğim için Meltem bozuldu ama büyük bir başarıyla bunu saklamayı başardı. “Neyse, senin planların var galiba” dedi “Ayarlayabilirsen haberim olsun” diye de ekledi. Bunu duyunca sevinmem gerekirdi belki ama ben üzüldüm, Meltem’i kırmıştım. Kız başka bir şey söylemeden masasına döndü. Ben de hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıma döndüm. Yavaş yavaş numara yapmayı öğreniyordum.

***

***

Sabah olanlardan sonra yoğun bir gün geçti, öyle ki saat dört civarı bunalıp biraz hava almak için dışarı çıktım. On dakika kadar dışarıda kafa dinledikten sonra da masama dönmek üzere binaya girip asansöre bindim ve çalıştığım kat olan 11’e bastım. Asansörde yalnızdım ve sebebini ancak sezebildiğim mutluluğum sabahki fiyaskoma rağmen git gide artıyordu. Bu ruh hali ile Islıkla Gypsy Kings’in No Volvere şarkısını çalmaya başladım. Aynı anda şarkının orijinal halini kafamda duyuyordum. Asansör 7.katta yavaşlayınca ıslığı kestim ve binecek kişi için son derece ciddi bir tavır takındım.

Ne var ki asansör kapısı açıldığında gördüğüm manzara bir insan silüeti değil, güneşin vurduğu merdiven sahanlığından gelen muhteşem ışıktı. Hemen çıktım asansörden. O an bir film sahnesinde olduğumu hayal ediyordum. Asansörden çıkıyordum ve biraz önce ıslıkla çaldığım No Volvere şarkısının o akdeniz melodisi gerçekten duyulmaya başlıyordu. Aklımla böyle karşılıklı oyunlar oynarken, tamamen camla kaplı merdiven sahanlığına doğru yürüdüm ve oraya ulaşınca durup dışarıyı seyre daldım. Gökyüzü dingin bir mavilikle parlıyordu. Dün oğlumla çizdiğimiz kadar güzeldi. Kurduğum hayal kadar güzel… O anda tam olarak anladım ne olduğunu.

Mavi, oğlumun söylediği gibi sadece güzel değildi. Mavi hayatın ta kendisiydi. Okyanusun ortasındaki hayat dolu bir ada gibi olan, uzayın ortasındaki gezegenimiz dünya maviydi. Gökyüzü yani herşeyin fonu maviydi. Tüm renkler onun önünde kişilik buluyordu. Mavi, sahneydi… Üstelik kendini öne atmadan yapıyordu bunu. Kırmızı çoğunlukla ondan rol çalarken o bilim yoluyla bile bir mesaj veriyordu bize, mavi en sıcak renkti.

Mavi rengin tetiklediği bu aydınlanmayla ve dünden beri gördüğüm tüm mavileri birer işaret kabul ederek, hissettiklerimin adını koydum: İçimde yeniden yaşama dönme isteğini hissediyordum. O kadar yoğun bir istekti ki bu, yerimde duramadım, ofisime kalan dört katı koşar adım çıkmaya başladım. Resmimdeki kadına; Meltem’e koştum… Beraber çalışıyor, beraber yiyor beraber gülüyorduk. Beraber yaşama zamanımız gelmişti. Koştum, saçmaladığımı düşünerek; gülümser, hatta komik bir suratla koştum…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir