Sıcak ve soğuk, teknolojik ve brutalist ve son olarak son derece canlı ama aynı zamanda da donuk bir renk kombinasyonu olarak sarı ve yeşili konu alıyoruz bugün. Mor ve fuşya gibi parlak veya teknolojik bir tınıya sahip olmayabilirler ancak mesajlarını ilgili materyale kesinlikle daha doğal şekillerde veren bu iki rengin dansına hiç vakit kaybetmeden geçiyoruz.
İlk tema olarak sarı rengin usta ve tutkulu kullanıcısı Vincent Van Gogh‘u seçtik sizin için. Paris’teki bu yalnız Hollandalı deha sarı olanı zaten sarı olarak resmeden diğer büyük ressamlardan çok da farklıydı diyemesek de, belki de hayata sarı filtre uygulayan ilk ressam olarak burada olmayı kesinlikle hak ediyor.
Maceramıza Fransa’da başladık, Fransa’dan devam edelim; Jeunet ve Caro ile. Evet, Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro; bir önceki milenyumun son ve bir sonraki milenyumun ilk yıllarına damgasını vuran bu iki dahi, ortak yapımlarında gerek seçtikleri konular ve gerekse renk paletleri ile absürd, anlamsız, masalsı ama hayatın aynı zamanda en karanlık noktalarına gülerek değiniyolardı. Bir farkla ki gülümseyen izleyiciyi birden, karşılarındaki aslına korkunç manzaraya uyandırırak…



Sarı ve Yeşil’i birlikte kullanan yönetmenlerden, sarı ve yeşili birbirinin sebebi ve sonucu olarak kullanan bir başlığa geçiyoruz; Fallout. Bilgisayar oyunundan adapte edilen ve son derece başarılı temsili ile akıllarda kalan dizi, yeşili, alternatif teknoloji dünyasındaki teknoloji temsili ve nükleer karakteri anlatmak, sarıyı da nükleer felaket sonrasındaki yeni ilkelliği tanımlamak için kullanıyordu.
Dijital teknolojinin görsel temsilinin neredeyse fiziksel dünyada vücut bulmuş hali olan bir materyale geçiyoruz; The Matrix. Wachowski kardeşlerin dünyayı yeni milenyuma taşıdıkları bu üçleme aslında farklı boyutlarda farklı paletler kullansa da, gerçek dünya için yeşil ve karanlık bir palet kullanarak misyonunu mükemmelen açıklıyordu.
O zaman geleceğe bir de tamamen sarı gözlerle bakalım ne dersiniz? Deus Ex: Human Revolution (2011), az tercih edilen bir renk paleti ile cyberpunk dünyayı temsil ederken bir risk almıştı kuşkusuz ancak mor ve fuşya dışında bir temsil olarak, bu riskin karşılığını kat kat aldı.

Hem karma eserlere hem de günlük ve evrensel temalara dönüyoruz, Wong Kar-wai‘nin In The Mood For Love / Aşk Zamanı (2000). Büyülü şehir Hong Kong’da geçen trajik bir aşkın hikayesi olarak; bitmeyen, karanlık ancak sıcak ve tanıdık bir gece halinde sinema tarihinde yerini alırken, paleti dönemin trademark paletlerinden biri olmuştu. Bu arada serinin devam filmi olmasa da, yönetnmenin aynı evrene dair aynı kökten filizlenen filmi 2046‘yı da, diğer bir renkler galerimizde ele almıştık. Dilerseniz tekrar ziyatret edebilirsiniz.

Finalimizi Denis Villeneuve ile yapacağız. Quebec kültürü yani hem Fransız hem de Anglo-Sakson kültürünü alan yönetmen, iki farklı bilim kurgu eserinde iki farklı stili eserlerin önüne geçmeden iletirken zaten adını sinema tarihine yazdırmış oluyordu. Blade Runner 2049‘da mor ve fuşya boldu ama sarı ve yeşil de bağımsız bir karakter olarak nükleer kışın ötesinde bir farklılık katıyordu esere.

Ve yine aynı yönetmenden Dune ile veda ediyoruz sizlere. Çöl Gezegeni‘nin sarısını, çölden kaynağını alan ancak brutalist mimari ile harmanlayan bir başka özgün görsel portreye çeviren yönetmen, rengi hem doğal hem de kendine özgü bir yücelikle sunuyordu bizlere.
İlginizi Çekebilir
Tarih Boyunca Geleceğe Uzanan Sanat; Mimari
Bilimkurgu Ve Punk 3 - Biopunk
Dünya Kupası Geliyor: Dünya Kupası Afişleri E...

Merhaba, ben Murat B.Sarı. Eğer sitemizi ilk döneminde takip ettiyseniz beni “Yarıaydın” olarak hatırlayabilirsiniz. Aslında bu rumuz hakkımda oldukça açıklayıcı denilebilir. Yani şu evrendeki bilginin ne kadarına hakim olabilir ki insan? Günümüz dünyasında “T” insan olmak makbul ve ben uzmanlığımın sanata dair herşey hakkında olmasını yeğliyorum. Umarım bunu birlikte başarırız. Yeni maceralarda görüşmek dileğiyle…











