Aşk, Aşık, Ego ve Acının Şiiri: Masumiyet Müzesi Dizi İncelemesi

Bunu Paylaşın

13 Şubat 2026 günü Netflix kütüphanesinde yerini alan ve Orhan Pamuk‘un 2008 tarihli, aynı adlı romanının uyarlaması olan Masumiyet Müzesi‘ni ele alacağız bugün. Önce, kaçınmaya çalışacaksak da spoiler/sürprizbozan uyarımızı yapalım ve fragmanı izleyelim.

Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum!” cümlesi ile başlayan ve birbiriyle olabilecek en üst düzeyde uyumsuz ancak en anlamlı bir sebepsizlikle birleşen iki ruhun hazin hikayesini anlatan romanın dizi uyarlaması için yapılacak temel tanım; yapımın bu “anın” tüm boyutlarını açmakta mahir, hem de bir izleyicinin kaldırmakta zorlanabileceği derecede mahir oldması oluyor.

Yapım, alamet-i farikasını ise, bu cümlenin zaten içerdiği pozitif ve negatif ikili anlama, Kemal’ın bu cümlesini Füsun’u da kapsar hale getirerek gösteriyor. Yani dizi senaryosu bir Füsun yazıyor. Üstelik bunu, casting seçimlerinden, kitabın sahnelerini canlandırmaya kadar ana materyali büyük bir sadakatle adapte ederken yapıyor.

Nobel ödülü sahibi olsa da bir erkek tarafından ve tamamen bir erkeğin gözünden yazılan bir kitapta, o erkeğin gözündeki arzu nesnesi ve takıntı objesi olan bir kadın karakterin ana materyalle bu derece uyum içinde baştan yazılabilmesi gerçekten çok büyük bir başarı olmakla kalmıyor aynı zamanda yapıma da bir varlık sebebi ve özgünlük kazandırıyor.

Orhan Pamuk’un kendi deyimiyle aşkı tanımlamaktan ziyade bu olağandışı durumu inceleyip analiz ettiği, arka plana ise sosyal değişimi yerleştirdiği bu roman, aşkı, karakterleri ve aşklarını açıklamak için bir kanıta ihtiyaç duymazken, Füsun’un yeniden yazılması ile olabilecek tüm permutasyonlar bazında ortaya; cevapsız bırakılması neredeyse imkansız ama aynı ölçüde çift manalar içeren iki soru atıyor; Kemal ve Füsun birbirlerine aşık mıydı? Ve aşk derken tam olarak neden bahsediyoruz?

Yapım, bu soruya cevap ararken olay örgüsü kadar sembolizmin çok kullanıldığı, ancak bir noktada tarafını net bir şekilde belli ettiği monologlarla bir karakter analizine de giriyor. Biz de olay örgüsünün kendisine dolaylı olarak yer bulacağı bu karakter analizinden ilerleyeceğiz.

Buna göre Kemal Basmacı, tekstil sektörünün o dönem komprador burjuva olarak anılan büyük bir sanayici ailesinin küçük oğludur. Hayatı, Nişantaşı’nın ve mensup olduğu sosyal sınıfının aynı ölçüde belirli sınırları içinde geçen, içine kapanık, mutlu ancak aynı zamanda kendisini bir yönüyle bu sınıftan bağımsız ve bu sınıfa karşı eleştirel hisseden bir karakterdir Kemal.

Bununla birlikte, emekli bir diplomatın Sorbonne‘dan mezun kızı Sibel ile nişanlanma arifesindeyken, devrimci bir duygu içinde olmadığı gibi filli bir arayışı da yoktur. Yazar Orhan Pamuk ve yapım ekibinin üzerinde çok durduğu trafik kazası metaforu ile bir tesadüf eseri uzak akrabaları olan fakir ancak sıra dışı bir güzellik ve çekiciliğe sahip Füsun’la karşılaştığında, hayatının alt üst olacağını ilk anda anlamasa da, içindeki tanımlayamadığı o ateşin yandığını hisseder.

Kemal, Füsun’a karşı direnemediği bir şehvet duyarken, anne ve babasının kendi sınıflarına özgü; norma uygun, ancak ateşten yoksun evliliğinin tersine, tünelin ucunda bir ışık gördüğünü bütün benliği ile hissetmektedir. Ancak bir devrimci olmayan Kemal, bir melek de değildir. Kemal’in aşkı, sahip olduğu, kendisinin idealize ettiği, koleksiyon niteliğinde ancak onsuz da olamayacağı bir nesneye karşıdır.

Kemal, kozasında kendi aşkı ile nihai mutluluğunun içine batmak ister ve aşkının objesinin düşük sosyal sınıfı dolayısıyla alacağı tepkilere göğüs gererek sınıfını reddetmek konusunda kararlı hissederken, kendine karşı dürüst, hayatının anlamını bulduğuna inanan ve Füsun’a da sırılsıklam aşık bir masumdur.

Kemal’in sınıfına olan öfkesini Zaim’in ağzıyla dillendiren yapım aslında Kemal’in kendi aşk tanımının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyar. Bir anlam arayışıdır o, ama günümüz deyimiyle tatlı suda bir arayıştır. Daha sonra nişanlısı Sibel tarafından sevgi, üzüntü, acı ve hatta merhametle yıkılan bu sahte anlam arayışına göre bir kızın tezgahtar olması sadece Nişantaşı’na dair değil Kemal’e dair de bir sorundur. Kemal, Füsun tezgahtar olduğu için Sibel ile nişan atmamış ve Füsun’la evlenmemiştir.

Oyuncu Oya Unustası’nın Sibel’inin sade ve çok sağlam performansı ile izlenen sahne, yapımda pek çok kez başarıyla kotarılan sembolizm temsillerinden biri ile yani iki tane yüzüklü elin son kez üst üste geldiği bir finalle kapanırken, Sibel karakteri, otuz yıl sonra Milano’da karşılaştığı Kemal’e aynı acı ve onun için hissettiği üzüntüyle bakacağını bilmemektedir; “Ah Kemal, sen bir hayat yaşamadın maalesef.

Bununla birlikte Kemal’in karakter analizinde, biri temel biri de karakterin yolculuğuna dair iki başlıkta da görüleceği üzere olay tam olarak da bu değildir. Kemal, kayıp olan Füsun’un peşinde Fatih Oteli’nde kalıp İstanbul’u arşınlarken hep özlemini duyduğu farklı sınıflara karışmak konusunda isteklidir ve fiilen de bunu yapmaktadır. Yine de bu da sınırlı ve yapay, daha doğrusu Kemal’in sınırları dahilinde bir etnografya yolculuğunu aşmayacak cinsten bir inisiyatiftir.

Çünkü Kemal’i bu basit hareketten uzak kılan temel neden, karakterin Füsun’la olmanın motivasyonunun, Füsun’un Kemal’in zihninde bir Füsun olmasıdır. Onsuz olamadığı, ona dair her şeyi saplantıyla onun yerine koyduğu böylece acısını dindirdiği ve yaşayabildiği bir ideadır Füsun. Dişilik timsali, Kemal’in aslında ait olduğunu düşündüğü ve uzağında tutulduğu yaşam ne ise onun timsali ve onu gerçek kılacak bir ideal.

Bu bir suç değildir ancak Kemal’in acısı sadece kayıptan değil gerçek bir suçluluktan gelmektedir. Sevgilisinin küpesini bir türlü bulamayan ve doğru dürüst aramayan, üç tekerlekli bisiklete bu kelebek küpeleri katıp Füsun’lara yemeğe gitmeyen, Füsun’u sadece tensel temaslarla geçiştiren Kemal için Füsun’un değerini arttıran şey, koleksiyonunun daha doğrusu o koleksiyonda meydana gelen Füsun’dan ziyade gerçek Füsun’un, Kemal’in hataları ile şok ve yarım bırakan kaybıdır. Kelebek küpeleri takan o kelebeği kozada tutmaya çalışmanın zaten her sorunun kaynağı olduğunu göremeyen Kemal, yaklaşık on yıl boyunca bu sonu olmayan hayal ile yaşar.

Füsun da, özellikle tanıdıkça, dizinin bir sosyal mesaj fonksiyonunu da üstlendiği hayat hikayesinde, fakir ve alt sınıflardan gelen bir genç kızın erkeklerin eliyle nelerle karşılaşabileceğini birinci elden tecrübe eden, çok güzel, çok hırslı, ayakları yere basan ve hayatı, sonuna kadar gururla ve özgürce deneyimlemeyi isterken pek de aşkın tam hakimiyetinde görünmemektedir.

Ancak karakter, Kemal’i nişanlısı ile kabul edemediği dönemlerde kabul etmeye çabalarken, Kemal’den aldığı her cevapla hayal kırıklığına uğrarken, hastalanıp yataklara düşerken ve nefretle Kemal’i acıtırken tutkunun adeta cisim bulmuş hali gibi aşık bir karakter ve bir başka masumdur.

Eğer aşk iki kişinin partnerleri yoluyla kendilerini, egolarını besleyecek olağandışı ve özel bir deneyim yaşıyor hissetmeleri ise, ne karakterlerin aşık ne de yaşadıkları deneyimin aşk olduğuna dair bir şüphe vardır.

Ancak bu olgu özellikle dizinin Füsun’unu korkunç derecede yaralamaktadır. Kelebek, Kemal’in kozasına girmek değil Kemal ile o kozadan çıkmak istemektedir. Dolayısıyla her hayal kırıklığı ile büyüyen nefreti, aşkı kaynaklı hale gelir ve bildiğimiz anlamıyla karakter gerçek denilebilecek aşkın aslında tek temsilcisi olur.

Füsun üniversiteyi kazanmak istemektedir, ehliyet almak istemektedir, uçağa binmek istemektedir, film yıldızı olmak istemektedir ve en önemlisi kelebek küpesini istemektedir. Bütün bunları kendi başına yapmak isterken aynı zamanda güçlü bir erkek figürüne ihtiyaç duymakta, bu ihtiyaçtan dolayı kendisinden de nefret etmekte, her başarısızlığı ile kendisine dair imajı daha da yaralanmaktadır. O güçlü figüre acilen ihtiyacı olan Füsun için ise o kişi Kemal’dir. Bu Kemal, aynı zamanda, o üniversite sınavına çalışırken sadece tensel arzularına odaklanan, onu Avrupa’ya götürürken uçağa bindirmeyen, sadece onu kozasında tutmak için film yıldızı olmasına mani olan Kemal’dir.

Füsun’un, ehliyet almasında kendisine yardımcı olması sebebiyle ve zaten onu istediği için tekrar güvemek istediği Kemal, sırf onunla yeniden başlamasının törensel unsuru olarak taktığı kelebek küpeleri fark etmeyince, yani uçmak isteyen kelebek yani gerçek Füsun’u değil, kendi kozasındaki ve koleksiyonun birleşmiş hali olan bir idea Füsun’unu yeğleyen, daha doğrusu farklı bir Füsun göremeyen Kemal olduğunu tescilleyince aşık Füsun, Kemal’e olan, nefreti ile koşut aşkını sona erdirmeye karar verir.

Trajik uyumsuzlukları içinde aslında Kemal’e asla dönmemiş olan Füsun onu kozadan çıkamaya götürür ve “beni kurtar, buradayken birlikte uçalım” diye ve kurtarılma umuduyla Kemal’e baakrken; yalnız ikisinin olacak dünyalarını koza etmeye hazırlanan Kemal ona mutlulukla gülümser. Aslında Kemal o ayçiçek tarlasındaki ve berbat ettiğini bildiği ilk ana hapsolmak istemektedir.

Peki bu aslında olaylara dair doğru kavrayış bir suç mudur? Füsun da onu ilk seçeneğii olmasa da, o ayçiçek tarlasındaki, asla unutamadıkları ve kurtulamadıkları ana hapsetmek isterken, ona mutlulukla gülümserken Kemal, gerçekten suçlu mudur? Kemal, gece nişanlısı Sibel’i bırakıp gittiği Merhamet Apartmanı‘nda aşk yatağına kıvrılıp, çarşafları Füsun diye tırmalayıp son nefesince çığlık atarken, sonraları aynı yatağın üzerinde Füsun’a ait eşyalarla eksik olan Füsun’u yeniden oluştururken aşkını kanıtlamamakta mıdır? Peki ya bu duygu bize yabancı bir duygu mudur, tanımlama gerektirir mi?

Asıl olan ve trajedi şudur ki, bu iki insan, tüm insanların bildiği şekilde birbirlerinin, aslında kendilerinde olmasına dayanamadıkları yönlerine aşık olmuşlardır. Koruyan, kollayan, onunla yani sadece kendisi olarak onu seven adamla birlikte dünyayı fethetmek isteyen, kendini var kılmak isteyen kadın; tek amacı kadını olan ve onunla olmayı cennetvari bir mutluluk sayan bir adama tutulmuştur. Adam kadındaki bu birlikte var olmayı, çıkarcılık olarak gördükçe kendi versiyonuna sarılacak, kadın da ruhuna ışık olacak adamdaki kendisi olmayan kendisini gördükçe aşkla koşut bir nefrete kayacaktır.

Öyle görünmektedir ki, ikilinin birbirine karşı olan duygusu, kendi arzularını aşmayacak ve aslında kendilerine yönelmiş hayal kırıklıları haline gelmiştir. Zamana yayıldığında, takıntı ile aşkı karıştıran ya da büyük hatasını yok saymak için gerçeklikten kopan adamla, var olmak için sınıf atlamak isteyen bir kadını rahatlıkla görebiliriz. Bu hiçbir an ve boyutta tam olarak da gözden uzak tutulmaması gereken bir olasılıktır. Ama bir de “an” vardır işte. O meşhur “an”… Kemal’in patolojik ve çok merkezdeki Füsun takıntısının yanında pek dikkat çekmeyen, Füsun’un Kemal’e olan çok boyutlu ve quantum değişkenliğinde de olsa bağımlılığını şekillendiren o an.

İşte bu noktada yapımın Masumiyet Müzesi, kitaptaki misyonundan ayrılır. Kitap, müzedeki hayatlar ve yaşanmışlıklardan yola çıkmışken, yapımın masumiyet müzesi fark edemediği küpeler için özür dilemekte, “Ben masumum, o dudaklara değen binlerce izmariti aşkla Füsun yaptım ben.” demektedir. Bu noktada Kemal gerçek olmayan Füsun gibi, gerçek olmayan bir yaşama sarılır. Sibel’in Milano’da acıyla baktığı adam bu adamdır.

Ama farkındadır Kemal olan bitenin ve şöyle yapar finalini; “Herkes bilsin ben çok mutlu bir hayat yaşadım.” Ama “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum!” cümlesi ile başlayan bir kitapta bu son beyanın gerçek olmadığı aşikar olduğu gibi yalan olduğunun Kemal’ce de bilindiği trajik bir gerçektir.

Sahi o “an” aslında nedir? O an aslında ikilinin tanımlanamaz aşklarının özüdür. En azından bu satırların yazarı bütün olası tanımlar içinde bunu tercih ediyor. Merhamet apartmanında, mükemmel bir ışıkta, top oynayan çocukların şen seslerine eşlik eden olağanüstü bir melodiyle; heyecanlı, hevesli, tüm dünyada yalnız iki kişi gibi hisseden, tıpkı bir kehanetin gerçekleşmesi gibi ayçiçeği tarlasının hayalinde birleşen, sebepsiz, sonuçsuz o ana mutlulukla hapsolmuş bu ikilinin yaşadığı şeydir işte aşk.

Filmin temalarından “Siz her şeye layıksınız” teması gereği, Füsun ve Kemal, her şeyden özel ve her şeyden çok bir şey istemişler ve ne Sibel ile Zaim gibi bir yuvaya sahip olabilmişler, ne de Feridun ile, Füsun’un rüyasını sette söylediği şarkı ile ağlayarak gerçekleştirmeyi başaran Papatya -o kısacık sekansta, o küçücük rolünde, başında akbabalar gibi dönen tüm o adamlardan kurtulmayı başardığını anlayıp, rolünden çıkmadan ama kendini, zaferini var edişini ilan eden Papatya’nın gözyaşları bile yapımı başyapıt olarak tanımlamaya yeter aslında- gibi rüyalarını gerçekleştirebilmişlerdir. Ama öyle sanıyoruz ki aşk her ne ise onu büyük bir mutlulukla ve sonrasında acıyla da olsa, tanımlayamasalar da elde etmişlerdir. Yengesi Belkıs’ın Kemal’e nişanında söylediği gibi aşk Leyla ile Mecnun’sa, Füsun ile Kemal, Leyla ile Mecnun olmuşlardır. Ama işte herşeye layık o ego kime aşıktır sorusu, “an” dışındaki her analizde, “kendine” cevabına daha yakındır. Belki de hem bir talihsizlik hem de dayanılmaz bir sarhoşluk bağımlılığı nedeniyle egosuz aşk olamamaktadır.

Evet, “an” ve egonun birbirine dönüşerek ve birbiriyle çatışarak sonsuza kadar sürecek yolculuğunu bir şiir gibi ele alan yapımın, derin, acılı ve özel anlamına dair söyleyeceklerimiz bu kadar. Şimdi bu; materyalinden, adaptasyonuna sanat eseri olduğu kuşku götürmeyen yapımın zanaatine dair bir şeyler söyleyelim.

Oyunculuklardan başlayalım. Karakter analizleri ve tretman dolayısıyla belli başlı performanslarından bahsettiğimiz ana karakterler Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir ilk oyuncularımız olacak.

Öncelikle ana materyalin Kemal’in Kitabı, dizinin ise Füsun’un Dizisi olarak adlandırabilecek yapısı dolayısıyla Füsun’u canladıran Eylül Lize Kandemir‘in, çok zor bir işin üstesinden çok büyük bir başarıyla kalktığını ifade etmemiz gerekiyor. Zor, çünkü, sürekli olarak vurguladığımız o “an” daki genç, güzelliğin ve dişiliğin timsali Füsun’dan, aşık, kinli, güçlü, ikircikli, nefret dolu ve hala çocuksu olarak türeyen tüm o karakterlere büyük bir başarıyla geçiyor oyuncu. Üstelik son derece hevesli olduğu bu projede bunu Eylül Lize Kandemir olarak değil Füsun olarak yapmayı başarıyor. Bir idealden bir insana tüm derinliği ve yönleri ile geçebilen bu performans alkışa değer.

Kemal, kaybetme korkusundan dolayı ve hiçbir işe yaramadığını acı ile hissederek yalan söylerken, onu tekrar kabul etmek isteyen Füsun bu kararın kendisine ait olmadığını aynı acı ile fark etmektedir. Talip oldukları aşk onlardan büyük ve artık her şey için çok geç!

Kemal’i canlandıran Selahattin Paşalı‘nın yorumu için ise, oyuncunun, aslında neredeyse tüm oyuncuların bir casting başarısı sonucu elinde bulunan avantajdan çok iyi yararlandığı söylenebilir. Paşalı’nın Kemal’i, resmen kitapta okuduğumuz Kemal. Oyuncunun sahneye çıkması ile, karakter ile özellikle kitabı okuyan izleyicinin özdeşleşmesi bir oluyor. Üstelik oyuncunun kendisinin de bahsettiği o Merhamet Apartmanı’ndaki gece performansı, sinema/dizi tarihimize geçecek kadar güçlü. Katarsisi çok başarılı aktarabilen bir yapımda bu sahne, bir mihenk taşı olarak oyuncunun artı hanesine yazılacak.

Üçüncü sırada Sibel ve onu canlandıran oyuncu Oya Unustası‘na değinmek faydalı olacaktır. Aslında Sibel, özellikle Yalı döneminde Kemal’i kurtarmak isterken kitapta da oldukça yer tutan bir karakter. Ancak buradaki Sibel’in ve oyuncunun başarıyla yansıttığı bir konsept var ve o da çok katmanlı bir karakterin inşasına sebep oluyor. Diziye bilinçli olarak sınıfının kalıplarına sıkışmış olarak başlayan karakter, Kemal’i kurtarmaya çalışırken asında sadece Kemal’i kurtarmaya çalışıyor. Ne sınıfı, ne “ne derler?” endişesi, ne de Füsun’la rekabetten dolayı bu işe soyunmayan karakter, sadece Kemal’i kurtarmak için çabalıyor. Milano’da otuz yıl sonra gördüğü Kemal’e aynı acılı gözlerle bakan Oya Unustası, Sibel’i, “aradan çıksın da asıl karakterlerin hikayesine odaklanalım“dan çıkarıp üç boyutlu ve gerçek bir karakter haline getiriyor.

Zaim’i canlandıran Onur Ünsal ve Kemal’in annesini canlandıran Tilbe Saran, kitaptaki karakterlerini başarıyla yansıtmakla kalmıyor, sınıf ve aşk konularındaki monologlarıyla materyali diziye bağlıyorlar.

Nispeten kısa rollerinde, Füsun’un babası Tarık Bey rolünde Ercan Kesal, Kemal için duyduğu üzüntüyü, annesi Nesibe Hanım rolünde Gülçin Kültür Sahin, sınıf atlama konusunda karakterin çabasını -ve o korkunç andaki üzüntüyü-, Turgay Bey rolündeki Cansel Elçin güçlü adamın bir anlık psikolojik düşüşü ve yükselişini, Kemal’in yengesi Belkıs rolündeki Özlem Zeynep Dinsel Kemal’e olan sevgisini ve Feridun rolündeki kedisinden özür dileyerek ismini bulamadığım oyuncunun özellikle beklediğim eve bir gün gelip Kemal’e attığı bakışı mükemmelen yansıtıyorlar.

Sanat yönetim konusunda da söylenebilecek tek şey, 1970’ler Nişantaşı’sından Fatih’ini, iç mekanlardan dış mekanlarını, hele hele bu kadar çok obje içermek zorunda olan bu mekanları kotaran sanat ekibinin üstün başarısının teslimi oluyor. 1970’lerin ikinci yarısından 1986’ya kadarki değişiklikleri de takip eden bu ekibe kostüm ve makyaj konusunda eşlik eden profesyonellerin gurur duyulacak bir iş yaptığı da not edilmeli

Yapımın bir başka yönü de yoğun ve çok iyi düşünülmüş bir sembolizmi anlatım dili olarak kullanması. Ana hikaye içinde opsiyonel ancak hakim olunabildiği kadarıyla izleyici ile konuşan bu sembolizme dair örnek verilebilecek öğeler dokuz bölümde o kadar çok ki, kaçırmadıklarımızı bile tek tek anmanın okuyucuyu yormaktan başka bir etkisi olamayacaktır.

Kelebek küpelere ama, bir bağımsız başlık olarak değinmek gerekli. Kemal’in Füsun’a verdiği ve Kemal’in Füsun’unu temsil eden küpeler yerine üzerinde “F” harfi bulunan kendi küpelerine adeta bir destan yazan Füsun aslında bu küpelerin ta kendisi. Yine daha önce değindiğimiz gibi kozasından çıkan kelebekler bunlar, ve aynı zamanda o “anın” şahidi ve o an kadar kısa ömürlü ama güzellik timsali kelebekler bunlar.

İşte Füsun’u temsil ettiği asla kabul edilemeyen haliyle Füsun’un nefretinin ama aynı zamanda mücadeleli bağımlılığının kaynağı iken bu küpeler, kısa ömürlü kelebekler olduklarında “anın” büyüsüne ve gerçek aşka dönüşüyor.

Bunun dışında, ev partisi sonrasında darmadağın olan evde Sibel’in hazırladığı kahvaltı sofrası gibi iç burkan, Merhamet Apartmanı’na ilk kez gelen Füsun’un şemsiyesinin ucunu bırakamayan Kemal ile gülümseten, Füsun’un sütyenine göre aşkının durumunu işaret eden sevişme sekanslarıyla sevindiren veya üzen, Kemal’in salıncakta önce Sibel’i sonra kendisini uçururcasına sallayıp içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalışmasını gösterirken daraltan bu ve benzeri öğeler hakkında söyleyeceklerimiz bu kadar olacak. – Ki zaten bunlar bile son derece fazla-

Ve sanırım dizi başlığında, bize bu sadık adaptasyon içindeki özgünlüğü sunan yönetmen Zeynep Günay Tan‘dan da bahsetmeliyiz. Başarılı yönetmen, sinematografik mahareti ile sayfaları canlandırmakla kalmamış, bize Kemal’in Füsun’unu hediye ederek materyalin içinden iki kişilik bir şiir çıkarmış.

Madem kitap da, dizi de ve bu haddini bilen inceleme yazısı da, büyük usta, Nobel ödülü sahibi Orhan Pamuk’un – Füsun ve Kemal’in her haliyle Albertine ve Proust‘tan daha katmanlı ve doğal olduğunu düşünen biri olarak, Pamuk’un tüm bu ödül ve onurları hak ediyor olduğu şerhini düşmeliyim- kalbe işleyen “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum!” cümlesi ile başlıyor, o zaman biz de size veda etmek için son kez o ana gidelim; Merhamet Apartmanı’na, ışığın, sesin, tanımlanamaz ve tanımlanmaması gereken o duygunun sonsuza dek sürdüğü o bahar tazeliğine… Bir başyapıtı yorumladık bugün sizler için, yenilerinde görüşebilmek umuduyla, hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 1

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir