Dünya, Düzen ve Denge: Fallout 2. Sezon 2.Kısım İncelemesi

Bunu Paylaşın

Bethesda‘nın efsane oyun serisinden beyaz cama -ya da streaming service demek daha doğru olur- aktarılan Amazon Prime Video‘nun Fallout dizisinin ikinci sezonu, dün yayınlanan sekizinci bölümüyle sona erdi. Biz de, burada 2025 yılında kalan ilk üç bölüm için yaptığımız incelemenin devamı olarak, kalan beş bölüm için bir inceleme kaleme aldık. İncelememize geçmeden önce belirtmemiz gerekir ki, her ne kadar kapalı ifadeler kullanacaksak da spoiler / sürprizbozan verebiliriz.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, kamuoyunda çıkan izlenme oranları düştü haberlerinin aksine Fallout çaptan düşmüş değil hatta ayakları daha da yere basıyor. Bununla birlikte anlıyoruz ki, dengesini tamamen yitirmiş, ve yeni dengesini bulana kadar her türlü badireyi bünyesinde taşıyan bir ortamın oksimoron anlamsızlığına izleyiciler alışmışlar. Bir yapımın alamet-i farikasına alışınca da etkilenmek elbette daha zor oluyor.

Yine de bu illüzyon kaybından sonra Fallout ikinci aşamaya geçmeyi başarıyor; hikayesini genişletiyor, mahir bir şekilde açık uçları bağlıyor ve yeni uçlar açıyor. Göndermelerle izleyiciyi yakalıyor, günümüz politikasına göz kırpıyor, insanın temel meselelerine eğiliyor ve ana oyun materyalinin büyülü ambiansını da aynı anda yaşatıyor.

Gönderme bazlı ancak ana fikre dair bir mesajı var Fallout’un aslında; Özellikle bu mesajı vermiyor ama tüm o ayrık otu mücadelesi içindeki saçmalığın altında değişmez konulardan bahsediyor. Hayatta kalma, umut/düzen ve aile. Burada da bizce Borges‘i kullanıyor.

Şöyle özetlersek, Borges’in bir hikayesinde bir adam yabancı bir ormanda yadırganacak derecede yabancı bir kulübeye rastlar. Kulübenin yanında dev ve yine yabancı bir adam vardır. Adam bu ortam içinde okuyucuyu tedirgin etse de tehlikesiz olduğunu kanıtlar ve anlatıcı ile oldukça entelektüel bir sohbete koyulur. Anlatıcı der ki bir yerde; benim tam iki bin kitabım var. Yabancı şöyle cevaplar; benim sadece altı kitabım var ama zaten iki bin kitap da taş çatlasın bu altı konuyu işler.

İşte Fallout’ta da arka plan ne olursa olsun kökte saydığımı birkaç temel gerçeklik var. Ancak çok genel olan bu tanım değil bizi Borges’e bağlayan, yine yazarın Babil Piyangosu öyküsü/konsepti Amerika’nın en zengin adamı ve kumarhaneler zinciri sahibi Robert House’da (Justin Theroux) ifadesini bulur. Her şeye piyango oynanan Babil Piyangosu gibi her piyangoyu hesaplayan bu adam, böylece permütasyonu, geleceği görmek haline getirmekte ve dolayısıyla ölümsüz benliği ile geleceğe yön vermektedir.

Yazarların ne kadar esinlendiğini esasen bilmediğimiz bu iki konseptten çıkıp bağımsız bir yapım olarak Fallout’a dönersek, bir sinopsis değil ancak konseptler yoluyla ne anlattığına dair bir şeyler söyleyebiliriz.

Fallout olayları temelde üç bazda ele alıyor; hayatta kalma, umut/düzen ve aile/gerçek hayat.

Hayatta kalma başlığı, aslında Wasteland / Çorak Diyar’ın neden bu kadar korkunç olduğunu anlatan ama aynı zamanda iyimser şarkıları ve insanı insanlıktan çıkaran doğallığıyla, tüm yapımın komedi yükünü de çekiyor. Özellikle Johnny Pemberton‘un canlandırdığı “yeni ghoul” Thaddeus karakteri bu konuda hem karakter hem oyuncu performansı olarak büyük bir yük taşıyor.

Umut/Düzen ise genelde yapımın siyasi arenası olarak boy gösteriyor. Umut ve düzen böyle bir dünyada aranınca, elbette ki bir siyah ve beyaz algısına neden oluyor. Bir başka deyişle, insanlıktan çıkan tüm bu dünyayı yok ederek kendi bünyesinde yeni bir insanlık başlatmak isteyen güçler ve onların alegorisini izliyoruz.

Bir tarafta Enclave var, füzyon enerjisi üretimine mahir, en güçlü odakların organı ve tamamen gizli olan bu kurum ve arkasındaki gizler, Fallout evreninin neden kurulduğunu ve aslında nasıl kurtulacağını da içeren sırların kaynağı olarak hiyerarşinin en üstünde yer alıyor.

Onun altında ise üç farklı grup var. Brotherhood / Kardeşlik, Legion / Lejyon ve NCR / Yeni Kaliforniya Cumhuriyeti.

Brotherhood / Kardeşlik, aslında yıkılan düzen sonunda içinden yozlaşsa ve önemli ölçüde ayrışsa da, gerçek bir ideoloji ile kurulan ve askeri temelleri olan bir örgüt olarak yıkılan Roma’nın varisi Kilise’yi temsil ediyor. Mistik, disiplinli ve kurallı bu militarist kült, altında yaşaması biraz fazla disiplin dolayısıyla yorucu olsa da gerçek ve alternatif bir düzen öneriyor. Yine içindeki ayrışma da, farklı fikirlerin içinde yaşayabileceği nüveleri taşımıyor değil. Dizinin ana kahramanlarından Maximus’un (Aaron Moten) klanını, büyük bir iç savaşın içinde ve lideri Quntus’un daha sıkı disipliner politikalarını zorladığı bir durumda bırakıyoruz sezon sonunda.

Onun aynadaki aksi daha doğrusu sirk aynalarındaki aksi ise Legion / Lejyon oluyor. Roma‘nın tamamen yeniden üretilmiş gerçekliği ile kurulan bu, şöven, saldırgan, lider kültüne bağlı ve misojenik parodi, aslında tam anlamıyla Hitler ve Nazileri temsil ediyor. Macaulay Culkin‘in canlandırdığı Lacerta Legate’nin en sonunda ulaştığı liderinin elindeki “Lejyon benim Lejyon benimle öldü” notu ile de bu duruma göndermesini yapan kitsch Roma, her şeye rağmen yüksek bir ateş gücüne sahip.

NCR / Yeni Kaliforniya Cumhuriyeti ise, liberal, özgürlükçü, gri ancak düzen içinde bir toplum ve kurallarını temsil eden bildiğimiz özgür dünya alegorisi olarak boy gösteriyor. Bu grubun insanlar arasında somut desteği pek olmasa da -çünkü Wasteland’de fedakarlık unutulmuş bir erdem- sempatiye sahip olduğu bir gerçek. Çünkü cumhuriyetin diğerlerine nazaran bir üstünlüğü var; hareket alanı. Sadece özgürlük olarak değil, kusurlarının var olabileceğini kabul eden bir düzen bu, dolayısıyla Lejyon’un kadınları köle etmesi veya Kardeşliğin fanatik ancak sadık lideri Quintus’un arkasından füzyon diyodları kaçırmaya çalışan diğer fraksiyonları gibi, mükemmelin içinde gizlemek zorunda kalmıyor kusurlarını NCR.

Aile ve gerçek hayat başlığı ise aslında ailenin gerçek hayat olduğunu vurguluyor. Özellikle Howard (Walton Goggins) ve eşi Barb’ın (Frances Turner) 200 yıl önce giriştikleri kahramanca mücadeleyi climatic flashbacklerle açıklayan sezon, başarısızlıkla sonuçlandığının herkes tarafından bilindiği mücadelenin, aslında iki kişinin, ne herşeyi bilen Enclave ne de permütasyon ustası Robert House tarafından öğrenilemeyen başka bir planı olduğunu gösteriyor. Bunu öğrenen seyirci böyle yapımın ruhunu da buluyor; İki kişinin paylaştığı gerçek bir sevginin arasına kimse giremez…

İşte son bölümün cryopod sahnesinde tamamen hesaptan oluşan -ve artık bir makina da olan- Robert’ın yanlış teşhisinin aksine Howard köpeği ile gezip dünyayı kurtarmaya çalışan kovboy karakterinden -yani filmlerinde oynadığı o kurgusal karakterden- çıkıp gerçek bir karakter haline geliyor. Ve bunu aslında tam iki asır önce yapmış olduğu anlaşıldığında da Fallout bir canlandırmadan bir drama şaheserine dönüşüyor.

Sadece bu değil, Lucy’nin (Ella Purnell) babası Hank’i (Kyle MacLachlan) bulduktan sonra yaşadığı gitgellerinin sonucu da bir sırrın açıklanması ile bitmiyor. Bir şehri sırf yeni ve -yine- kusurlu bir düzen kuracağını düşünerek atom bombası ile yok etmekten çekinmeyen; tüm dünyayı, onu bembeyaz kılacak insan robotlarla doldurmaya kafasını takmış ve Enclave’in en sadık müridlerinden olan Hank, kızına, sırları ile zarar vermemek için herşeyi unutmayı seçiyor. Hank böylece sadece özgür kalmış olmuyor, ütopyasından uyanıp, gerçek hayata yani ailesini seçtiği bir gerçekliğe de kavuşmuş oluyor böylece.

Lucy ve Maximus’un ailesini de üçüncü sezonda göreceğiz sanıyoruz ancak finalin bu iki karakterin kavuşması ile bitişi bile yeni bir düzenin ayak seslerini işittiriyor bize.

Son olarak Fallout’taki hoş göndermeler, günümüze dair mesajlar, olasılıklar ve belki bir küçük potansiyel eleştiriden bahsedelim.

Fallout alternatif bir 1950’ler ve nükleer teknolojisinin devamı olan hikayesinde, daha basit ara yüzlerle ancak oldukça yüksek teknolojiler sunuyor izleyicilerine. Bir noktada Hank kontrol çiplerinin küçülmesinden bahsederken kimin otomatize kimin değil anlaşılamayacağından bahsediyor. Bu noktada yapay zeka gerçekliğinin açıkça ortaya konulmuş olması hoş.

Bir başka gönderme olarak Howard’ın Las Vegas’ta, içinde bulunduğu komplonun sınırlarını anlayıp sarhoş olduğu sahnede atom bombası üzerindeki rodeo oyununu şahsen çok beğendim. Stanley Kubrick‘in bir nükleer apokalipsin başlangıcını mizahi şekilde anlattığı “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb / Dr. Tuhafaşk ya da: Endişeyi Etmeyi Bırakıp Bombayı Sevmeyi Nasıl Öğrendim”, filmine direkt bir gönderme olan sahne, ilgili filmin mizahi boyutunun -ve adının…- Fallout tarafından nasıl bir meşru öncül olarak seçildiğini de aynı netlikle anlatmak için seçilmiş.

Siyasi mesaj ise çok net ve çok Anti-Trump. Trump da bunu zaten hak ediyor. Bu konuya dair göndermeleri zaten düzen başlığında incelemiştik. Ancak özellikle Kanada ve Kanadalı kötü karakter “Steph” (Annabel O’Hagan) özelinde gönderme, son derece esprili ve isabetli olmuş.

Evet, Steph… Bu karakter -oyuncu demiyorum- ve uzantısındaki sürekli adı geçen deneyin ikinci fazı ile daha da ötede her ne kadar ilk sezonun tövbekar bilim adamı ile başlayan diod hikayesinde ana faktör olsa da Enclave’in yapısı, dizinin geleceğini tehlikeye atabilir.

Bir başka deyişle üçüncü sezon olağanüstü bir yapım olmazsa ve açık uçlar tamamen kapanmayıp, bitmez bir sırlar hiyerarşisi devam ederse, sezon izlenmeleri düşeceği gibi Lost finali gibi bir hayal kırıklığı bekleyebilir yapımı. O sebeple Robert House’ın aslında kim olduğu ve otomatlar formunda Cooper’a yardım eden bu benliğin twisti bu sezon iş yapsa da, üçüncü sezon bu, artık alışılmış bir konsept olacaktır ve yazımızın başında alışılmış konseptlerin yapımlara nasıl etkileri olduğundan bahsetmiştik…

Yine biri küçük biri ise önemli iki notla incelememizi bitirelim. Küçük not, Enclave’in varlığını ve olaylar içindeki etkisini göstermek üzere tasarlanan Death Claws canavarlarının özellikle ekranda ilk boy gösterişleri sırasında izleyiciyi son derece etkileyen hoş birer detay olduğunu kaydetmek isteriz.

Önemli not ise şu; her ne kadar yapımın kaderine edeceği etki konusunda geri adım atmasak da, yapımın ana materyali olan oyunun senaryo yapısına edeceği etkiyi ve kurumlardan, karakterlere kadar kurduğu dünyayı da düşünmek gerektiği şerhini düşmemiz gerekir. Yani, biz oyunu oynamamış izleyiciler için, ana materyalde Enclave’in üzerinde bir örgütün bulunması, -yapımı saçmalamaktan kurtarsa ve sadece ticari bir girişim olmaktan çıkarsa bile- yapımı kurtarmayacaktır.

Böylece gerçekten keyifle seyrettiğimiz bir dizinin ve incelemesinin sonuna geliyoruz. Umarız siz de en az bizim kadar keyifle okumuş ve düşüncelerimizi paylaşmışsınızdır. Hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir