Uluslararası İlişkilerde Bir Yıldız Savaşları Vakası – Kapitalist’in Dönüşü: Venezuela

Bunu Paylaşın

Dünya, yeni yıla Venezuela devlet başkanının ABD silahlı kuvvetleri tarafından kaçırılması ile girdi. Bu giriş her ne kadar son derece net de olsa bizim konu hakkındaki denememiz oldukça hafif, üstten, özet ve amatör ama yine de çok boyutlu bir sohbet havasında olacak.

Evet, 3 Ocak 2026, sabaha karşı Amerikan ordusunun neredeyse tüm sınıflarının katıldığı bir operasyonla kaçırılan Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro‘dan, hakkında çıkan sosyal medya kliplerinden, haber sitelerine ve ana akım kanallara kadar yapılan bilgi bombardımanı sebebiyle biyografik olarak bahsetmeyeceksek de; kısaca otobüs şoförlüğünden, sendika temsilciliğine ve oradan da aktif siyasete uzanan bir yolculuğun sonunda 2013’de Hugo Chavez‘in yerine başkan olan bir figürden söz etmemiz yeterli olacaktır. Hatta, Chavez’in, kendisinin yerine halef olarak ilan etmesine sebep olacak kadar güvenilen bir karakterden bahsettiğimizi de ifade etmemiz gerekir.

Nicolas Maduro’nun, Venezuela devriminin bir nevi babası olan Hugo Chavez derecesinde karizmasının olmadığını rahatça teslim edebileceksek de, Ece Temelkuran‘ın, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Senyorita kitabında anlatılan bu devrimde etkin bir rol oynadığını vurgulamamız yine önemli.

Ancak bir noktada teşhisi net koymak gerekiyor. Nicolas Maduro, sosyalist bir ülke olarak Amerikan nüfuz sahasında olmanın reel zorluklarından, 21.yüzyılda kolektivist bir sosyalizmin kendi içinde barındırdığı çelişkilere, ekonomisini çökerten Amerikan yaptırımlarından, yozlaşmaya kadar çeşitli sebeplerle de olsa popülist ve otokrat bir liderdi. Yine de samimi bir bağımsız Bolivarian Venezuela vizyonu olduğu da aynı ölçüde netti.

Hugo Chavez ve Nicolas Maduro, arka planda Simon Bolivar’ın portresi ile.

Simon Bolivar; Latin Amerika’nın kurtarıcısı olan figürün İspanya ile yaptığı savaşın sonunda bağımsızlığına kavuşan altı ülkeden biri olan Venezuela, -diğerleri Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Panama ve Peru’dur- böylece İspanyol etkisinden kurtulmuş olmakla birlikte, aslında kaderi, Avrupa Kolonyalizmini batı yarım kürede tanımayacağını açıklayan Amerika’nın 1823 Monroe Doktrini ile, hemen o anda anlaşılamasa ve hatta işine yarasa bile çizilmişti; ülkeyi uzun vadede Amerikan nüfuz alanı beklemekteydi.

Mütevazi bir ülke olan Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol ve altın rezervlerine sahip olduğunun anlaşılmasından sonra, yani yirminci yüzyılın başlarından itibaren ise klasik bir kapitalistleşme sürecine girdi ülke. Petrolü arama gücüne sahip uluslararası şirketler ile ülke hükümetlerinin yani elit yerel kapitalist sınıfın ortaklığında bir ekonomik düzen oluştu. Soğuk Savaş döneminde ABD ile çok iyi ilişkileri olan ülkedeki ekonomik durum, bu yerel elitin kitleler aleyhine zenginleşmesine karşın işçi hakları ve yaşam standartlarının düşüklüğü şeklinde ifade edilebilirdi Yine soğuk savaş koşullarında bu durum ise pek dikkat çekmemişti.

Esasen bugün gelişmekte olan ülkeler statüsündeki pek çok ülke için aynı koşullar geçerli olmuştur. Doğal kaynaklar ve özellikle petrolün en çok olduğu bölgeler dış etkilere ve müdahalelere en açık bölgeler olmuşlardır. Irak, Libya, Venezuela ve İran’ın yakın tarihine yapılacak bir analiz bu durumu net bir şekilde ortaya koymak için yeterlidir. Soğuk Savaş bitince bu ülke yönetimleri yeni dünyaya intibak edememiş ve yıkılmışlardır.

Özellikle İran’da 1952 yılında petrolü millileştirdiği için bir CIA darbesi ile iktidardan uzaklaştırılan Muhammed Musaddık deneyimi bu kapitalist sistemin işleyişini ve karşı tavırların göğüslemek zorunda olacağı eylemleri göstermesi açısından son derece yeterli bir örnektir.

Evet, biz Venezuela’ya dönelim; soğuk savaşın sonu ve halkın artık dayanamaz hale gelmesi ile bu sistem, 1999’da Hugo Chavez’in başa geçeceği bir olaylar zincirine maruz kalır ve sonunda değişir. Chavez, popülist bir pozitif ayrımcılıkla yönettiği Venezuela’da bir devrim yapmaya koyulur. Hemen belirtmemiz gerekir ki karizmatik lider Chavez’in Venezuela’sı da demokratik bir ülke değildir; bir devrim yapılmaktadır, sosyal yapı baş aşağı edilmektedir ve halk tamamıyla kutuplaşmış durumdadır. Bununla birlikte 2002’de ordunun yaptığı darbe, Venezuela halkının sokaklara inmesi ile akamete uğrayınca, Chavez, Venezuela halkının desteğinden emin olmakla kalmaz dünyada da büyük bir popülarite kazanır.

2013 yılında yerine geçen ve halef tayin ettiği Maduro’dan farklı olarak, Chavez’in Venezuelasında ekonomik zorluğun halkın çoğunluk kitlesi üzerinde hissedilmesi, devrimin yeni, insanların umutlu ve sabırlı olması Chavez’in yönetimine hem ülke içinde hem de dünya çapında bir kredi açılmasına sebep olmuştur.

Maduro ise, efsanevi bir lider veya karizmatik bir kişilik değildir. Devrim her geçen gün yaşlanmakta, halkın büyük çoğunluğu hala zorluk çekmekte, eski elite ek olarak, yaşayamadığı için de ülkeden ayrılan milyonlarca insanın bulunduğu bir siyasi ve ekonomik ortam kendini göstermektedir. Venezuela dışarıdan da önemli kösteklemelere uğramaktadır kuşkusuz ama 1999’dan 2025’e kadar çeyrek asırdan fazla zorluk çeken insanlar için sonuç, normal olarak çok daha önemlidir.

Sonuç olarak, Karayipler’de birçok gemisi kaçakçılık sebebiyle vurulan, siyasi rakibi Maria Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü takdim edilen -bu ödülün bugüne kadar kimlere verildiği ve Alfred Nobel‘in de dinamiti bulan adam olduğu düşünüldüğünde bu seçim o kadar da şaşırtıcı değil- Nicolas Maduro, aniden ve hızla yükseltilen bir gerilimin sonunda iktidardan düşürülür.

Özellikle genç neslin esprilerine konu olan bu operasyonun hukuksuzluğu ve etik noksanlığı bir vakıa olmakla birlikte askeri açıdan itiraf etmek gerekir ki olağanüstü bir gövde gösterisidir Yüz elli kadar uçağın Venezuela hava sahasını domine ettiği operasyonda tek bir asker kaybetmeden bir ülkenin başkanını olabilecek en iyi korumaya sahip olduğu kendi sığınağından almak gerçekten de askeri ve siyasi sonuçları olabilecek kadar büyük bir olaydır.

Dünya, yeni yıla uluslararası siyasette eşine az rastlanır bir operasyon ile girdi.

Özellikle Küba istihbaratı ve koruması ile çalışan Maduro’nun bu tecrübeli ekibe rağmen bu kadar net bir şekilde alınabilmesi, belli kalibrenin altındaki tüm ve özellikle batı yarım küredeki Amerikan muhalifi liderlerin uykusunu kaçıracaktır. Bununla birlikte bir şerh koymak da gerekli; Maduro terk edilmiş de olabilir. Maduro’nun değişmesi imkansız yönetim performansı ve arkasındaki halk desteğinin de Chavez’le kıyaslanamayacağını düşündüğümüzde bu ihtimal hiç de uzak değil.

Evet, halk desteği veya desteksizliği ve sosyal medyadaki yoğun mizahtan hareketle olaya tepkiler ve bunun kuşaklar arasındaki farkından da bahsetmek faydalı olacaktır. Öncelikli olarak Venezuelalılardan bahsedersek, diasporadaki Venezuelalıların mutluluktan kendinden geçtiğini, ülke içinde ise bu hukuksuz eylemi protesto edenlerin, taraftar olanlardan daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz.

Yine yaş grubuna bakarsak yeni neslin Venezuela’nın itibarına dair hiçbir duygu taşımadığını, orta yaş ve üstü kuşağın ise Maduro’dan bıksalar bile gururlarının incindiğini görmek mümkün. Sosyal medyada şu an müthiş bir kavga ve kamuoyu çalışması var ve bu çalışmanın bir numaralı öznesi Venezuelalı olmayanların çenesini kapatması gerektiğini söyleyen yeni nesil diaspora. Yaşlar ilerledikçe, Maduro’nun yozlaştığını ama bunun bir işgal olduğunu söyleyenler çoğalıyor.

Maduro lehine ve aleyhine gösteriler de, tıpkı sosyal medyadakiler gibi düello haline gelmiş durumda.

Amerika ise kartallar ve liberaller arasındaki tartışmaya yeni bir konu başlığı kazanmış durumda. Fakat kongrenin onayını almayan başkan Trump, kendisine pek de bir tepki göstermeyen dünyanın tersine -altın fiyatlarının bile oynamadığı bir tepkisizlikten bahsediyoruz- Amerikan hukuku ve gelenekleri açısından endişelenen bir kitleyi de karşısına almış durumda. Donald Trump pervasız ve yer yer tahmin edilemez bir karakter görünümü verebilir, ancak iktidarı üçüncü kez isteyen ve cumhuriyeti yıkan büyük imparatorlar Julius ya da Augustus Sezar olmaya dair planları pek de spontan olmayabilir.

Bir başka deyişle, eskalasyonun arttığı, üçüncü dünya savaşının fısıldandığı bir dünyada ve beyaz adam ile erkeklerin topyekün arayışta olduğu bir ülkede, Donald Trump ülkesinin uluslararası sorunlarını güç politikası ile çözerek kendini üçüncü kez başka seçtirmeyi deneyecek gibi duruyor. Anayasayı bu yönde değiştirmek için kendisinin arttırdığı gerilimleri kendisi çözerek klasik bir yöntemi izlemesi de son derece olası.

Peki ne olacak? Dünya için küçük kendileri için büyük bir etki olarak Küba’nın ekonomik olarak çökeceğine kesin diyebiliriz. Venezuela’dan aldığı ekonomik destekle ayakta duran ülke, siyasi olarak ABD’ye boyun eğebilir. Dünya’da ise gözler özellikle Tayvan’a çevrilmiş durumda. Ancak sınırlı bilgimizle düşüncemiz o ki Çin, Tayvan konusunda aceleci bir tavır göstermeyecektir. Venezuela operasyonu ile Tayvan işgali kalibre olarak çok farklı olaylar olmaktan öte, Çin, öyle görünüyor ki, gerilimin özellikle artmadığı bir senaryoda Amerika’yı yenmeye başladığını düşünüyor.

Evet öyle görünüyor ki ABD, Venezuela ile başladığını kendi listesindeki tüm asi devletlere uygulayıp Çin’in petrole ulaşımını zorlaştırmak ve/veya maliyetli hale getirmeye çalışarak önemli hamleler yapacak ancak Çin uluslararası alanda kısa vadeli planlarla tanınan bir ülke değil ve olayların yavaş evrimi içinde kendinden oldukça da emin.

Peki Venezuela’da ne olacak? Venezuela petrol, altın ve adı yeni geçmeye başlayan değerli mineralleri ile kapitalist yerel elitin aracılığını yaptığı Amerikan sermayesine açılacak. Muhtemelen de ekonomik olarak daha iyi bir duruma gelecek. Venezuela halkı kriz durumundan çıkacak ancak tabi ki uluslararası kapitalist sınıfın yerel temsilcilerinin daha çok zenginleştiği ve yönetimi ele geçirdiği bir ülke olarak yaşamına devam edecek. Bir başka deyişle Venezuela artık çoğunluk Venezuelalının başat aktör olduğu bir ülke olmaktan çıkacak ancak bu rol için ödene(meye)n bedel de bu insanların sırtlarından kalkacak, en azından bir süre için.

Evet, Kapitalistin Dönüşü; bu başlığı Venezuela’da olan biteni özetlediği kadar bir Star Wars konsepti olarak da seçtik. Donald Trump bir jedi olmayabilir, ancak 3 Ocak günü sabaha karşı olanların Coruscant’tan Şansölye Palpatine’i kaçıran Kont Dooku’dan aşağı kalır bir yanı olmadığını belirtmek bir gereklilik. Maduro, Şansölye Palpatine değildi elbette, ancak konunun zaten Şansölye değil, İmparator Palpatine olduğunu söylemek de sanıyoruz bir başka gereklilik…

Evet uluslararası siyasetin insanlık var oldukça devam edecek çekişmelerinden en yeni ve en enteresan olaylarından birine dair bir deneme hazırladık sizler için, umarız entelektüel anlamda doyurucu bir iş çıkarmışızdır. Hoşça kalın.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir