John Wick’ten Çok Daha İyi ve Çok Daha Bahtsız – Street Kings / Sokağın Kralları

Bunu Paylaşın

Bu cümle, 2008 yılında değilse bile -ki o dönem John Wick yoktu- 2014’deki John Wick kasırgasından hemen sonra birçok sinemaseverin dudaklarından hayretle dökülmüş olsa da, kimse yeniden bir değer bulma beklemediği için bizi de şaşırtan bir filmle karşı karşıyayız bugün; Netflix‘te tekrar adından söz ettiren Keanu Reeves‘in karanlık ve gerçekçi polisiyesi Street Kings / Sokağın Kralları.

1990’larda çok popüler olan ve yeni milenyumda aslında oldukça az gördüğümüz, anlatıcının müdahale ettiği bu fragman tipi bizleri yirmi yıl öncesine biraz neşeyle göndermiş olsa da, Street Kings, neşe, idealizm ve optimizmden -en azından üst yapısıyla- oldukça uzak bir başlık olarak gerçekçi sinemanın mihmandarlığını yapmaktaydı.

Film, suç dünyasına yaklaştıkça yöntemleri de onlara yaklaşan acımasız dedektif Tom Ludlow’un (Keanu Reeves), Koreli bir çete tarafından kaçırılan küçük kız çocuğunu kurtarması sekansıyla perdesini açar. Ludlow, kızın izini sürerken son durağı olan iki Koreli’ye konnichiwa diyerek başlattığı bilinçli çatışmayı -ki 2026 Hollywood‘unda böyle bir tavırdan söz bile edilemez- hemen ardından başarıyla planlanmış bir yargısız infazla bitirip kızı kurtardığında; izleyici, yöntemlerinde acımazsız ancak etik dünyasında net olan bu karakterle, daha ilk sekanslarda özdeşleşmiş olur bile.

Bununla birlikte ve her ne kadar amiri Jack Wander (Forest Whitaker) tarafından daha önce sürekli korunsa da sonunda Internal Affairs / İçişleri’nin gündemine girer. Geleneksel olmayan yöntemlerinin sorgulanması yetmezmiş gibi bir de onun aleyhinde ifade verecek olan eski ortağı, Ludlow’un da olay yerinde olduğu bir soygunda öldürülünce, İçişleri müfettişi James Biggs (Hugh Laurie) Ludlow’un işini bitirmek için her türlü enstrümana sahip olmuş olur.

Bununla birlikte Ludlow, büyük bir iz bulmuştur ve profesyonel hayatı bitirilmeden önce bu izi takip etmeye karar verir. Ludlow’un acemi ve idealist dedektif Paul Diskant (Chris Evans), sevimli ve Ludlow’un peşine düştüğü insanlardan ölesiye korkan sokak muhbiri Scribble ve Ludlow’un bilerek hapse soktuğu esaslı çeteci Grill -ki karakter kendisini telefon rehberi ile döven Ludlow’a sadece soğukkanlı bir hesaplamayla karşılık vermeyecek kadar karizmatik ve soğukkanlı bir karakterdir ve aslında tam olarak bunun için seçilmiştir.- ile kurduğu beş benzemez takımı, Los Angeles suç trafiğinin çok acımasız ve yükselen iki figürünün peşine takıldıklarında, İçişlerinin belki de yanlış insanların peşinde olduğunu da kanıtlamış olacaklardır…

Evet, tretmanı bu şekilde özetlenebilecek ve doğrusunu söylemek gerekirse klasik bir beş benzemez takımı hikayesi olan Street Kings’i özel kılan şey aslında realizmi ve bu sert realizmin içindeki idealizmi denilebilir. Bu tema Nick Nolte ve Eddie Murphy‘li Another 48 Hours‘tan çok da farklı değildir. -ki o da çok iyi bir filmdir- ama Muhbir Scribble’ın açık (Cedric the Entertainer) ve Grill’in (Gerçek hayatta da konuya oldukça aşina bir rapci olan The Game) kendini belli etmemeye çalışan korkusu filmin asıl öğesidir.

Korku ve korkuya rağmen devam etmek olan dramatik çatı da, izleyicinin katarsis noktası olur. Geçen her dakika ve alınan her yol ile, korku yerini adrenaline, meydan okumaya ve meraka bırakır. Ama bu da son derece gerçekçi ve kayıplarla dolu bir yola denk gelmektedir. Ying Yang gibi bir realizm / idealizm sarmalının sonunda varılan final, belki bir kült değildir ancak son derece tatmin edici bir etki bırakır izleyici üzerinde.

John Wick‘in mükemmel koreografisi filmde yoktur, final, şans eseri orada olan bir bahçe edevatı ile mutlu sona evrilir ama Wick’in evine yapılan ilk saldırı sonrası ceset torbaları ile verilen o bir anlık karanlık duyguyu Street Kings tüm film boyunca izleyicisine hissettirmeyi başarır.

Film zamanında hiç ilgi görmedi demek doğru olmaz ancak son derece güncel ve dahası evrensel bir konuda Keanu Reeves gibi bir süperstar, Hugh Laurie gibi House M.D. ile popülaritesinin zirvesindeki bir karakter oyuncusu, bir önceki yıl İskoçya’nın Son Kralı filmindeki Idi Amin portresiyle Oscar kazanan aktör Forest Whitaker ve henüz Kaptan Amerika karizmasını taşımasa da Fantastik Dörtlü‘nün yakışıklı Alev Adam / The Human Torch‘u Johnny Storm‘u oynayan Chris Evans ile nasıl hak ettiği popülariteye ancak yirmi yıl sonra eriştiği gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur.

O dönemde benzer bir temayla Brezilya’dan çıkan Tropa De Elite‘nin bile kült olduğu -Yönetmen Jose Padilha daha sonra Hollywood’a transfer olup Robocop‘un yeniden çevrimini ve Narcos‘u yönetecektir.- yine Street Kings’in senaristi James Ellroy‘un benzer eseri L.A. Confidential‘ın iki Oscar alması da yine aynı soruyu sordurur izleyiciye.

Grace (Martha Higareda) ve Tom, filmin sert maskülenliği içinde bir vaha.

Evet, yönetmen David Ayer‘in benzer filmleri hem de son derece başarıyla yapmış olması -özellikle Training Day’in yazarı olarak tanınıyordu- bir tür, star oyuncunun kötü oynayıp yerden yere vurulması efekti yapmış olabilir ancak tek başına değerlendirildiğinde yirmi yıl sonra değerini bulan bir işin Training Day‘den yedi yıl sonra bu kadar yok sayılması yine de ilginçtir.

Ancak artık bu soruların pek de bir önemi yok. İyi işin değerini bulduğu bu güzel olayı kutlamak ve kısa da olsa anmak yeterli. Street Kings / Sokağın Kralları Netflix’te sizleri bekliyor. İzlerseniz pişman olmazsınız. John Wick ile olan kıyaslamayı da sizlere bırakıyoruz… Tekrar görüşmek dileğiyle.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir