Nickelodeon‘un efsane çizgi dizisi Avatar: The Last Airbender / Avatar: Son Hava Bükücü‘nün live action versiyonunun ikinci sezonu 25 Haziran’da Netflix kütüphanesindeki yerini aldı ve kendine has tarzıyla hem ilk sezondan hem de yer yer çizgi dizisinden ayrılarak farklı karakteriyle dikkat çekti. Biz de dünya çapında karışık denilebilecek eleştiriler alan yapımla ilgili olarak karşınıza çıkmaya karar verdik. Bir klasikle başlayalım o zaman, spoiler / sürprizbozan uyarımız ve fragman.
Yapımla ilgili olarak ilk söyleyeceğimiz şey olağanüstü bir efekt, mekan ve görsel ton tutturduğu olacak. Çizgi filme sadık ve gerçek uzak doğu havasını da başarıyla yapıma yediren bu hava, introlardan, iç mekanlara, kıyafet ve kostümlerden en epik savaş alan ve koreografisine kadar kendini net ve heyecan verici şekilde belli ediyor.
Ancak bunu söylerken hemen, “karışık eleştiriler alan” yapıma dair bir noktayı da dile getirmemiz gerekiyor. Sadece bu yapımda değil The Witcher, The Lord of the Rings: The Rings of Power ve hatta yer yer Fallout‘ta da hissettiğimiz Amerikan stüdyosu ve figürasyonu maalesef aşılamıyor. 1990’larda Zeyna veya Herkül‘ü izlerken çok net hissettiğimiz bu yapaylıktan Avatar: Son Hava Bükücü de kendini kurtarabilmiş değil.
Bunun sebebi de aslında didaktik bir pozitif mesaj kaygısı. Fantastik bir eser gri hatta füme bir anlatıma yaklaştıkça –Game of Thrones veya House of the Dragon gibi- bu yapaylık ortadan kalkarken mesaj kaygısı işin içine girer girmez bu yapay setler ister istemez kuruluyor. Bu o kadar da sert bir eleştiri değil hatta denilebilir ki yapımın bir anlamda güçlü noktası. Buraya döneceğiz.
Yapımın görsel üstünlüğü ve sadakatinden sonra bir uyarlama yapım olarak karakterler, oyunculuklar ve dolayısıyla dizinin çizgi diziye dair yakın ve uzak özelliklerine değinmek faydalı olacaktır.
Öncelikle karakterlerden ve yorumlarından bahsedeceğiz ve şimdiden belirtelim oyuncluklar biraz geri planda kalacak. Tek tek gidelim.
İlk ele alacağımız karakter Iroh olacak. Maalesef Iroh yorumu bence yapımın en zayıf noktası. Evet karakter görsel olarak çok başarılı, Zuko’yu eğitmeye çalışan bilge yanıyla ana materyale sadık ancak bu Iroh’un biri çok önemli olmak üzere izleyiciyi neredeyse hayal kırıklığına uğratan bazı defoları var.
Bunların en küçüğü aksan. Iroh mükemmel bir “valley” İngilizcesi konuşuyor ama Iroh böyle kurgulanmış bir karakter değil, o kung fu filmlerinde klişe olmuş uzak doğu aksanıyla konuşan bir öğretmen ya da sifu/sensei. Ayrıca Iroh çok melankolik; evet oğlu Lu Ten’in kaybı çizgi versiyonda da dev bir konudur ancak tek bir yerde geçer. Ve o kadar güçlü bir sahne ile geçer ki, bu dizinin gözü yaşlı Iroh’la bize hissettiremediğini, tek bir şok ile izleyicinin yüzüne vurur. Bu Iroh ise sürekli ağlayan ve acısını gözümüze sokan bir Iroh. Ama en önemli defo şu ki, karakteri bizce tamamen yok etmiş: Iroh dizidekinin aksine neyi neden yaptığını bilen, Ba Sing Se kuşatmasından sonraki seçimlerinden pişman olmayan ve tamamen iç huzuruna ermiş, aydınlanmış birisi. Ona tüm o bilgeliği ve korkuncu gücü veren, onu kendiyle barışık ve gönüllerde taht kuran bir karakter yapan şey, dizide bir “olması gereken” yani tacı elinden alınınca olması gerekene kurban edilmiş. Diziyle ilgili en net ve ağır eleştirimiz bu.
Zuko ise tersine, neredeyse mükemmel bir yorum olmuş. Öfkeli, duygusal, zayıflıklarından ironik olarak güç alan, vicdanı, aklı, gururu ve kibri arasında parçalara bölünüp bunu iki farklı savaşçıyla -yardıma ihtiyacı olanların yardımına koşan Blue Spirit ve Avatar’a dur durak bilmeden saldıran Prens Zuko- dışarı kusan Zuko (Dallas Liu) gerçekten olağanüstü bir sadakatle arz-ı endam ediyor. Bu noktada, alkışlanası bir detay olarak, dizinin ikinci bölümündeki kasaba kavgasında kamerayı Aang’in gözlerine koyan ve Zuko’nun nasıl bir saldırı makinası olduğunu gösteren yönetime dikkat çekmek de bir borç. Aman vermeyen bir savaşçı Zuko.
Amca yeğen bizi biraz fazla meşgul etti ve Avatar Aang‘i üçüncüye sıraya koyduk. Aang’in dizi için bir başka belirleyici özelliği var ki, dizinin tonunu da tamamen değiştiriyor. Aang bir çizgi karakter olmadığı için büyüyor… Ve büyüyen bir Aang, çizgi filmdeki sevimliliği taşıyamayacak durumda. Dolayısıyla tam bir ergen seyrediyoruz. Bu, o kadar baskın ki, tüm yapım da bir ergenlik yani hayatta ne olduğuna ve olacağına karar verme ile ergen romansı arasında yepyeni bir ton tutturmak zorunda kalıyor. Bu da son derece normal. Ancak umarım üçüncü sezon çekimleri başlamıştır, yoksa Aang 1.90 olacak gibi görünüyor… Aang bunun dışında olması gerektiği gibi ve onu Avatar olarak hiçbir rahatsızlık duymadan, -ki büyümesine rağmen- rahatlıkla izliyoruz.
Güney Su Kabilesinin iki kardeşinden Katara ise bu satırların yazarının aklını en çok karıştıran karakter. Katara’nın, The Painted Lady ve su bükme / çatışma sahneleri son derece başarılı. Zeki, nüktedan ancak çocuksu abisi Sokka’nın dengelemesinde de son derece iyi ama o kadar iyi ki… Çizgi versiyondaki Katara’nın o her şeyi bilen, anaç mizaçlı ve Toph’la delicesine kavgalara giren “gıcık” mizacı tamamen yok olmuş durumda. Katara o grubun, evet doğruyu gösteren bir nevi annesi rolünü koruyor ancak çizgi filmdeki Katara bunu daha ziyade psikolojik şiddetle yaparken buradaki anne fazla müşfik.
Sokka (Ian Ousley)ise gerek görsel, gerek ses kullanımı ve karakter yansıtımı olarak son derece başarılı ve sadık. Ancak biraz yapımın tonu nedeniyle – yapım erkek hassas olabilir mesajını da gözümüze çok sokuyor- bir tık fazla hassas ve daha kötüsü olgun! Sokka çok zekidir ve o kadar geyik bir karakterdir ki, yaptığı her dahice plan bir sürpriz olarak çıkar ortaya. Ancak dizideki değişim üzerinde, -hele ki ergenlik temasına dair söylediklerimizden sonra- çok da negatif söylenecek bir şey yok.
Bu sezon Team Avatar / Avatar Takımı’na katılan Toph (Miyako) ise tek kelimeyle mükemmel bir temsil. Karakterin görünüşü, hareket ritmi, sesi, kişiliğini yansıtması, Blind Bandit ve Toph Beifong iken gösterdiği farklı performanslar, hepsi birebir herkesin asıl versiyondaki hayran olduğu Toph’u getiriyor izleyicilerin önüne.
Son olarak değineceğimiz karakter ise Azula olacak. Babası Ozai ve maiyeti olan Ty Lee ve Mai’den de kısaca bahsedeceğiz. Azula, ana materyalde babası tarafından tutulan, neredeyse düpedüz kötü ve hatta kontrolsüz bir psikopatken ve itiraf edelim bizler de onu tamamen öyle görmek istiyorken, çizgi dizide de değinilen anne ilgisinden mahrumiyet ve ek olarak materyalde çok hafif hissettirilen, başarılı olduğu sürece babası tarafından tutulduğu gerçeğini, daha öne koyan bir karakter olarak çiziliyor live action versiyonda. Ve gayet de iyi yapılıyor. Bahsettiğimiz gibi annesi ile arasındaki ilişki zaten bir tema, ama babasının baskısını da bu kadar güçlü hissetmesi kayda değer bir karakter analizi. Belki biraz fazla kontrollü -ki Azula’nın çılgın sinir krizleri karakterin korkutuculuğunu oldukça arttırır- ama Azula, tüm serinin sonundaki üç boyutlu yapısını dizide daha erken ve gerçekçi gösteriyor. Belki finalin ektisini azaltabilir ancak Azula iyi bir karakter tasarımı.
Babası Ozai ise çizgi diziden neredeyse tamamen farklı bir şekilde hem de iki sezondur çıkıyor karşımıza. Çizgi filmin saf kötüsü, Zuko’dan neredeyse iğrenen bu adam, diziyi yer yer zora sokan o “olması gereken” konseptinde; hayatın gerçekleri, veliahtların nasıl davranması gerektiği ve savaşın acı gerçekleri karşısında son derece pratik sebeplerle ve bilinçli davranan bir karaktere dönüşüyor. Ancak güneş tutulması yani kara güneş gününde Zuko ile hesaplaşmasının etkisi yine azalabilir bu temsil ile. Şu ana kadarki tüm örneklerimizden de anlaşılabileceği gibi, çizgi filmde çok az hissettirdiği bazı önemli konuları devasa katarsis anlarına çevirerek şok şeklinde sunarken, dizi bunları hayata yedirerek daha üç boyutlu ama daha didaktik ve enerji birikimini yavaş salınımlarla azaltan bir tavır sergiliyor. Belki klişelerle bizi kandırmadığı için alkışlanası bir tavır. Ancak Avatar’ı bir efsane yapan ağır silahlarını da bırakmıyor değil.
Son olarak Ty Lee ve Mai‘den bahsedelim. Ty Lee ve Mai çok küçük tüyolarla; – Azula’nın onları ölümüne dövüştürmesi, Mai’nin sevgilisi Zuko’ya dair Azula’ya itihbarat vermesi gibi- hapishane adasında Azula’ya başkaldırışlarına hazırlanarak yine bir üç boyut ortaya koyuyorlar. Ty Lee, dövüş koreografisi ve iç gıcıklayıcı denebilecek sevimli bir çekiciliği ana materyale sadık kalarak başarıyla yansıtırken, Mai sıkılgan karakteri ve özellikle ses /konuşma tarzı ile -ki çok ayırd edici bir noktadır karakter için- yine çizgi film versiyonuna sadık kalıyor. Bununla birlikte, Azula’nın, karakterindeki keskinlik ve karanlık cazibeyi yansıtabilmesi için ve Mai’nin hareket koreografisini daha etkileyici kılmak için biraz daha atletik bir forma gelmeleri iyi olabilir. Sonuçta bu iki karakter gölgelerden çıkan ve yıldırım gibi hareket eden iki suikastçiyi de temsil ediyorlar aynı zamanda.
Gerçi bu, günümüz zamanın ruhuna dair bir seçim ve aslında saygı duyulabilecek, hatta Avatar: the Last Airbender için çalışan da bir formül. Bu noktayı açmakta fayda var.
2010 yılında ünlü yönetmen M.Night Shyamalan‘ın yönetmenliği yaptığı korkunç uyarlama, biraz da, bugün yer yer materyalleri spiritüel iyilik okuluna çevirseler de, woke culture / woke kültürünün yerleşmemiş olması sebebiyle de çok kötü bir iş çıkarmıştı. Soundtrack‘i dışında neredeyse tamamen kötü olan yapım, ilk filmde hem de Oscar ödüllü Dev Patel ve o dönem Twilight serisinin Jasper‘i olarak önemli bir hayran kitlesine sahip Jackson Rathborne‘a rağmen tutunamamıştı. Çünkü asla bir özdeşleşmeye izin vermiyordu. Neredeyse tamamen uzak doğulu oyunculardan bir cast yapısının mümkün olmadığı dönemde, Zuko Hintli, Iroh İranlı, Sokka ve Katara ise beyaz -caucasian- Amrikalılardı. Bu açıdan Avatar‘ı büyük oranda hayalimizdeki karakterlerle izleyebiliyorsak, woke kültürün de uygun kullanım ile gerçekten önemli bir iş başardığını kabul etmemiz gerekir.
Yine bu başlıktan hareketle, belki bizim jenerasyonumuzun artık gençliği temsil etmediğini de düşünerek, eleştirmeden ama didaktik yapısına değinmeden geçemeyeceğimiz bir -özellikle- erkek hassaslığı/vulnerability ve gözyaşının her karakterin burnunda olduğu bir duygularla barışık olma durumuna da dikkat çekeceğiz. Sonuç olarak bu, uyarlama bir dizi ve bir sosyal medya psikoloji/NLP/spritüalizm kanalı değil. Yine de diziye de Iroh’u mahvetmek dışında -ama bu çok önemli bir nokta- fazla bir negatif etkisi olmamış olan bu noktayı çabuk geçebilirizi Ah… bir de, herkesin birbirinden her bölümde üçer kez özür dilemesi insanı sınıfta gibi hissettiriyor!
Bir başak önemli sorun da, nedenini anlasak bile sonucu hayranlar ve yeni izleyiciler arasında önemli bir algı farkına sebep olacak kadar önemli ve şöyle özetlenebilir: Komedi neredeyse tamamen materyalin dışında bırakılmış… Evet, ergen ve çocuk aynı şey değil ve Iroh da bambaşka birisi. Dolayısıyla Sai – ki daha önce değinmedik ama oyuncu Danni Pudi bu konuda doğal bir yetenek- ve Sokka dışında mizah neredeyse yok gibi ve bu, ana materyalin alamet-i farikalarından biridir.
Yine de üçüncü sezon yani Aang’in ateş ulusunda halka karıştığı ve karakterlerin birer gençlik romansına evrildiği, o hayata dair sekanslarda eğitim yerini eğlenceye bırakabilir. Umudumuzu hala koruyoruz.
Bu eleştirilerden sonra, farklı başlıklarda ve özellikle hoşumuza giden noktalara da değinelim. Çünkü bizi o dünyada hissettiren ve zaman zaman kalbimizi hızlandıran bu detaylar son derece başarılı ve verilen emek dolayısıyla da konuşulmaya değer.
Daha önce efektlerin mükemmelliğinden bahsetmiştik. Özellikle ikinci bölüm ve sezon finalindeki çatışma sahnelerinde bu efektler, mükemmel koreografiler ve müziklerle de birleşiyor ve climaxin tadı gerçekten damakta kalıyor. Ancak final dövüşünde Aang ile Azula arasında olan şeyin çizgi dizinin büyük finalinde Aang ile Ozai’nin arasında yaşandığını belirterek burada bir soru işareti oluştuğunu da ifade etmeliyiz. O tema, asıl finalin, hem de adım adım hazırlanan bir teması olarak dev bir climax şeklinde ve tek seferlik kurgulanmıştı.
Introlar, mekanlar, doğa, yazılar ve dekorasyonlar başlığında Toprak Krallığı‘nda Çin’i izlemenin de çok keyifli olduğundan bahsetmeliyiz. Sadece bunlar değil, bürokrasi ve insan ilişkileri de çok başarılı yansıtılıyor yapımda. Bu, çok büyük bir başarı çünkü ilk sezon ana mekanlarıyla gerçek hayatta olmayan bir buzul kültürü ve dolayısıyla serbesti sağlıyorken, bu sezon fantastik öğelerle özdeşleştirilmesi gereken bir gerçeklik sorunu ortaya koyuyor. Ve bu sorun başarıyla aşılmış. Ba Sing Se ise tek kelimeyle bir başyapıt… Alkışlamaktan başka bir seçenek bırakmıyor izleyiciye.
Bir de yapımcıların düşündüğü hoş bir detaydan söz etmeliyiz. Sadece bahçesi ile ilgilenen; gücü, gizli servis Dai Li‘ye kaptırmış ve sonunda Ateş Ulusu -Japonya alegorisi- işgaline uğrayan Kral, gerek tarihçesi, gerek yapımcıların eklediği bu detaylar ve gerekse de fiziksel görünümü – özellikle gözlükleri ve bakışları- ile efsane yönetmen Bernardo Bertolucci‘nin The Last Emperor / Son İmparator filmindeki imparator Puy Yi’nin bir türevi. Öyle sanıyorum ki, Ba Sİng Se Savaşı’nda, sezonun sonunda uyanan bu kralı kritik bir hamle ile göreceğiz. Yapımcılar onu bu duruma hazırlıyor gibi görünüyorlar.
Ruhlar Kütüphanesi’nin bir tür internet veri tabanını temsil ettiği ve görsel açıdan son derece başarılı aktarımıyla toprak krallığında sarı ve yeşil renklerin doğru kullanımından da bahsederek, özellikle de zindanlardaki son savaşın, çizgi filmdeki mekan tasarımının birebir kopyası olduğunu da belirterek bu başarılı detaylar konusunu kapatalım.
Evet, çok sevdiğimiz bir eserin live action versiyonu ile ilgili sözlerimizi tamamlıyoruz. Yapım hakkında düşündüklerimiz yukarıda net olarak açıklanmış olmakla birlikte, özetlersek, sanırım şu cümleler yeterli olacaktır. Yapımın ikinci sezonu, zanaat anlamında olağanüstü başarılı, karakterlerin fiziksel değişimlerini senaryosuna oldukça iyi yediren, belki biraz woke ve biraz fazla didaktik ancak kendi yapısı içinde, gerçekçi bir denge tutturan ve son kertede, birinci sezondan farklı olarak bağımsız olarak tasarlanmış bir sezon olarak dikkat çekiyor. Dolayısıyla günümüz genç kuşağının beğeneceği, ancak materyalin hayranları tarafından, karar vermek için son sezonun bekleneceği bir gelişme episoduyla karşı karşıyayız. Üçüncü sezonu da birlikte değerlendirip son kararımızı beraberce vermek dileğiyle, hoşça kalın.
İlginizi Çekebilir
2019'a Veda Ederken 1 - Netflix The Witcher
Siyah Beyaz ve Aranan Gri... - S.Volkan Gün'ü...
Oyundan Bağımsız Bir Dizi İncelemesi: Fallout...

Merhaba, ben Murat B.Sarı. Eğer sitemizi ilk döneminde takip ettiyseniz beni “Yarıaydın” olarak hatırlayabilirsiniz. Aslında bu rumuz hakkımda oldukça açıklayıcı denilebilir. Yani şu evrendeki bilginin ne kadarına hakim olabilir ki insan? Günümüz dünyasında “T” insan olmak makbul ve ben uzmanlığımın sanata dair herşey hakkında olmasını yeğliyorum. Umarım bunu birlikte başarırız. Yeni maceralarda görüşmek dileğiyle…




