Beyazperdenin dev ismi Christopher Nolan‘ın, insanlık tarihinin dev eseri Odesa‘yı yorumladığı ve daha vizyona girmeden casting seçimleri ile woke tartışmalarının odağında kalan The Odyssey‘i izledik ve öyle inanıyoruz ki hakkaniyetle de inceledik bugün. Klasik spoiler / sürprizbozan uyarımızı yapalım ve fragmanı izleyelim.
Son tahlili ilk cümle olarak yapalım, casting ve bazı görsel seçimler Nolan’ın fantazisi ya da bir bir woke manifestosu değil. Athena’nın Zendaya tarafından canlandırılması da, Helen’e Lupita Nyong’o‘nun hayat vermesi de, ortaçağ zırhları ile Odysseus / Odisseus‘un adamların katleden devler de, senaryodaki çok kilit bir yorum farkından kaynaklanıyor ve Elliot Page de Akhileus değil Sinon, son derece hazin bir hikayesi olan küçük Sinon!
Bu filmde söze, filmin zanaati ile başlamak gerek ve bu zanaat kendisini daha ilk sahnede belli ediyor. Ithaka‘nın sarayında gece, meşalelerle cehennemi şekilde aydınlatılmış ortamında ozan Travis Scott, Homeros alegorisi olarak hikayesine başladığında, izleyici dev bir yapımla karşı karşıya olduğunu anlıyor. Özellikle deniz, fırtına ve uçsuz bucaksız kumsal sahleleri ile yüceliği hissettiren film, Imax izleyicileri için çok daha görkemli olacaktır şüphesiz.
Gerilim dolu ve yerel tınılarla süslenmiş bilinçli bir basitlikteki soundtrack de hem çok etkileyici hem de izleyiciyi üç milenyum geriye götürmeyi başarıyor. Efektler, ses dizaynı ve kostümler de son derece başarılı. Evet o zamana uymayan dev ortaçağ şövalyeleri, Batman MÖ 2.800 versiyonu olan Agamemnon gibi bağımsız öğeler de var ancak onlar bilinçli bir anlam taşıdıkları için öyleler.
Bu başlıkta son olarak askeri gücün zalim sertliği ve karanlığının, yine Yunan saray ve tapınaklarının ilkel denebilecek doğallığının mükemmelen yansıtıldığını belirtmek gerekir. Bu zanaate dair öğelerden ilk olarak bahsettim çünkü bütün bunlar, filmin mesajını vermesi için kritik önemde ve müthiş bir insan gücü ve maliyet içeriyor. Sadece konuyu değerlendirirken bir paragraf olarak geçmeleri en azından bu film için bir haksızlık olurdu.
Nolan‘ın yorumu ise, klasik Odesa destanından senaryonun akışı dışında tamamen farklılaşan bir eser. Tunç (Bronz) Çağı’nın arkasında neredeyse hiçbir iz bırakmadan yok olmasını konu edinen yapım, günümüzde dünyanın benzer bir yok oluşa gittiğine dair bir uyarı, bir manifesto adeta.
Evet olay örgüsü klasik destanla aynı. On yıllık bir savaştan sonra, Odisseus‘un Truva Atı hilesiyle şehir ele geçirilir, yağmalanarak yok edilir ve Ithaka Kralı ile adamlarının sekiz yıl süren macerasının sonunda, kralın sadece kendisinin geri dönebildiği sarayında karısıyla evlenmek isteyen gaspçı talipleri katletmesi ile son bulur.
Bu süre içinde mürettebat, Poseidon‘un oğlu Tepegöz, Ada’nın Titanları, Circe‘nin, oraya ayak basan askerleri hayvana çevirdiği adası, Hades, büyük girdap Charybdis, altı kollu canavar Skilla ve Poseidon ile Apollon‘un ortak gazabı olan fırtına ile yüzleşir -ya da yüzleşemez- ve süreç sonunda hepsi hayatını kaybeder. Sadece Odisseus kurtulacak, Kalipso‘nun adasına yedi yıl geçirecek – ve kendisini Lotus Çiçeği ile uyutacak…- sonra da doğru zamanda evine dönebilecektir.
Fakat Homeros’un asıl eseri, kader ve kadere karşı tutumla ilgili iken, Nolan’ın The Odyssey‘i bir adamın merkezinde olduğu bir güç, ego, nedamet ve aslında bir PTSD‘den kurtuluş hikayesi. Yönetmen mitolojiyi tam bir sembolizm olarak kullanarak ve “Denizden Gelenler” metaforu ile Tunç Çağı’nın yok oluşunu bir mürettebat üzerinden aktarıyor.
Olanları anlamak için Odisseus (Matt Damon) başta olmak üzere bazı karakterlere değinmekte fayda var. Özellikle Odisseus görünenin çok daha derininde, düpedüz kötüden iyiye doğru giden çok dikkat çekici bir karakter ve asla kahraman değil.
Hikaye aslında ve tamamen birkaç kahramanın yanlış, egosal ve filmde iddia edildiği üzere erkek egemen kararı üzerine başlıyor.
Bunlardan ilki Batman zırhı içindeki hiç konuşmayan, büyük, yüksek, önünde eğilinen, Truva kapıları önünde; -saf ve doğruyu temsil eden bembeyaz ve görkemli Truva savaşçılarının önünde- dikilen kara bir güç sembolü olan Agamemnon. Agamemnon (Benny Safdie) deniz ticaret yollarını ele geçirmek için kardeşinin utancını bahane ederek şehre sefere çıkan, kızını da doğru rüzgarlar için kurban eden bir hırs küpü. Ancak zırhından ve statüsünden soyunduktan sonra kurban edilen çocuğun annesi ve sevgilisi tarafından da kolaylıkla öldürülebilen bir figür. Ve tek konuştuğu sahnede, özellikle kibar hatta zayıf bir sesle konuşan bir figür. Gücü arzulayan ve güç oyununu bilen bir adam Agamemnon, korkak denilemez ancak gerçek Agamemnon, zırhındaki o sarsılmaz güç timsali de değil.
Değinilmesi gereken diğer karakter ise Menalaus (John Bernthal). Kardeşinin gölgesinde kalan, karısı bir başkasına kaçan ancak kaçırılmış kisvesi ile abisinin strateji oyununu oynamak zorunda olan, Zeus’un geleneği yani onura büyük değer veren karakter, her anlamda bir zoraki. Helen’den nefret eden ama yanında tutmak zorunda kalan, Agamemnon’dan nefret eden ama onun katillerini öldüren yeğeni Orestes’i savunmak zorunda olan bir karakter Menelaus. Sarayı bu durumu anlatan bir cehennem gibi ve doğada, güzel bir ortamda Odisseus’un oğlu Telemachus‘a verdiği tek tavsiye ile hayatta kalabilenn bir karakter. “Tahtı al, kaderine hükmet”.
Sinon ve Antonius (Robert Pattinson). Truva Savaşı‘na gidecekler için çekilen kurada ailelerinin çobanının oğlu Sinon’u kendi yerine gitmeye zorlayan ve Odisseus’un, onun babasını utandırmamak bahanesi ile bu dalavereyi görmezden gelmesiyle ahlaki tüm iddiasını kaybetmesine yol açan bu iki karakterden Antonius biraz karikatür olmakla birlikte vicdansız aklın temsilcisi olarak insanın güç için neler yapabileceğini gösterirken, Eliott Page’in canlandırdığı Sinon, Truva Atı başında, kendisini zaten oraya hileyle getiren kralı tarafından kandırılarak hayatını kaybediyor. Odisseus’un, birçok askerinin tersine gömdüğü ve mezarı başında durduğu karakter ile de zaten nedamet ve olay örgüsü başlıyor. Bu sebeple hikayenin başında bu karakterler çok kilit.
Odisseus ise, bireysel olarak aşırı derecede zeki, kurnaz, kararlı ve anda olan bir adam. Ancak bencil, egosentrik, şan peşinde son derece de habis bir karakter aynı zamanda. Avda, kirişini çekip ses çıkartarak av hayvanını uyarması bir adalet değil, şov. Sinon’a yaptığından bahsetmiştik, Tepegöz’den kurtulmuşlarken en az iki adamının daha ölümüne yol açacak o son ok atışı da aynı ego. Karısı Penelope (Anne Hathaway) ona daha en başta savaşa gitmemesini ve batıya kaçmalarını öğütlerken de Agamemnon’a suç atması ve halkına zulmedeceğinden bahsetmesi de sadece yalan.
Odisseus o savaşta olmak ve şanını yürütmeyi Agamemnon’dan belki daha fazla istiyor. Eski çağı ve medeniyeti bitireceğini bildiği o Truva Atı fikrini kendine saklayamaması – Yönetmen burada Oppenheimer‘e geri dönüyor- da tüm başına gelenlerin, yani büyük vicdan azabı ile evden kaçmasının sebebi oluyor. Utanıyor Odisseus, kimseyi dinlemeden ana Yunan konvoyundan ayrılıyor ve kayboluyor. Tüm kararları sadece kendi ile ilgili ve adamlarını umursamıyor değilse de, odağı yüzünden neredeyse tüm kararları yanlış. Hikaye boyunca demokratikleşiyor, özellikle ikinci kaptanı Eurylochus’u dinlemeye başlıyor (Hiessh Patel) ve arınıyor, bu da yönetmenin izleyiciye olan mesajı oluyor.
Ki o mesaj da şu; gelecek, ne Odissseus’tur, ne Menelaus ya da ne Antonius’tur ne de Orestes, gelecek Telemachus‘tur (Tom Holland). Kitabın aksine sadece zorda kalınca bir kişiyi öldürmek zorunda kalan Telemachus… Yeni medeniyetin yeni lideri.
Gelelim bütün o adalarda olan şeylere ve “Denizden Gelenler” metaforuna. Denizden gelenler; tıpkı Osmanlı’nın Büyük Avusturya Savaşı sonrası eşkiya olan askerleri Celaliler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sayıları üç milyonu bulan Alman özel orduları Freikorps -ki bu birlikler Nazi yükseleşine sebep olacaktır- gibi Truva Savaşı sonrası, yersiz, yurtsuz, manasız kalmış suçluluk duygusu ve PTSD içinde adalara dadanan, çalan, yağmalayan, tecavüz eden her zaman bu baskınlarda adam kaybeden ve her kayıpla ruhani pusulasını daha da şaşıran Truva Savaşı gazileridir.
Büyük bir utanç ve sivil hayatı sıkıcı bulan bir çatışma bağımlılığı, Akdeniz’de bozulan düzenin korsanlık ve militarizmi ile birleşir ve silahlanan yerel halklarla bir medeniyet çökerken, tıpkı Tarkovsky‘nin Stalker‘ında bölgenin kulübesine dümdüz gidilememesi gibi, bu adamlar da evlerine dümdüz gidememekte, gitmek istememektedirler. Koyunlarını çalmaya çalıştıkları bir dağ köylüsü halk; Tepegöz, bir çocuğun ağlaması ile sahile koşup işgalcileri öldüren adalılar, Titanlar; Deniz Kayalıklarındaki Sirenler ve canavar Skilla; korsanlar, büyük girdap; denizin kendisi ve Kirke de; tecavüze uğrayıp sonra tecavüzcü askerleri zehirleyen sıradan insanlardır sadece. Yönetmen mitolojiyi bu alegoride kullanır ve aynı zamanda Odisseus’a nedametinden sığınacağı bir hayal dünyası kurmuş olur böylece.
Odesssieus’un arınması, yedi yıl kendini bitkisel özlerle uyutarak, aslında bir Kalipso (Charlize Theron) olmadan, adeta Robinson Crusoe gibi tek başına yaşaması ve sonunda “ölürsem ölürüm kalırsam yaşamayı hakediyorumdur” diyerek kendini denize vurması ile gerçekleşir. Ve finalde Telemachus’un ellerini özellikle temiz tutarak Antonius’u, Sinon’a yaptığı haksızlığın nedameti olarak öldürüp batıya -karısının en başta tavsiye edip tüm bu trajedileri önleyecek fikrine- giderek yeni dünyaya yol vermesi ile de hareketleri meşruiyet kazanır. Bu arada belirtmek gerekir ki, güneşin batışına doğru olan bu yolculuk, gömemediği askerleri için kurban kesmeye giden bu adamın düpedüz ölümü anlamına da gelebilir. Bir başka deyişle Odisseus bir ihtimal saraydaki çatışmada ölmüş olabilir.
Nolan’ın filmi hakkında söyleyebileceklerimiz temelde bunlardan ibaret; çok iyi bir zanaat, çok tutarlı bir yapı, sembolizm ve alegoriler örülmüş iyiliğe dair bir mesaj ve ne yaptığını çok iyi bilen bir yapım The Odyssey. Evet, Nolan’ın siyah beyaz ahlakçılığı, özellikle saray baskınında, dünyadan bir şekilde silinmesi gereken maskülenitenin ihtiyaç duyulan da bir şey olduğunu da göstererek biraz kendisi ile çelişiyor ama, senaryosunda insanlığın yükseliş ve düşüşlerinin unutma ile tekrarlanacağını söylerken de buna dair önlemini almış oluyor yönetmen.
Bu arada önemli bir notu da sanıyorum eklemek gerekli; Odesa her ne kadar bir antik Yunan destanı olsa da, batı toplumundaki yeri bir adamın zorluklar içinde geçirdiği bir gelişme, büyüme hikayesi anlamına da gelir. Arthur C.Clarke‘in yazdığı ve Stanley Kubrick‘in filmi ile ölümsüzleştirdiği 2001: A Space Odyssey / 2001: Bir Uzay Macerası, James Joyce‘un başyapıtı Ulysses -kelime latincece Odyssey anlamına gelir- ve Coen Kardeşler‘in Oh Brother Where art Thou? filmi gibi birçok eser aslında birer Odesa uyarlamasıdır. Dolayısıyla Nolan’ın kendi kültüründeki bu geleneğe bağlı kalarak tamamen kendi yorumladığı bir Odesa destanı uyarlaması son derece normal.
The Odyssey, tarihi metne farklı ve faydalı yorumu ile özellikle Imax’de izleme imkanı olanlar için mutlaka görülesi bir yapım, kesinlikle tavsiye ediyoruz. Tekrar görüşmek dileğiyle.
İlginizi Çekebilir
Türk Filmleri Haftası 2 - Cep Herkülü: Naim S...
Hassas Bir Konu, İyi Performanslar: Nürnberg ...
Uçuk Bir Deneme 6 - Yeşilçam'dan Hollywood'a,...

Merhaba, ben Murat B.Sarı. Eğer sitemizi ilk döneminde takip ettiyseniz beni “Yarıaydın” olarak hatırlayabilirsiniz. Aslında bu rumuz hakkımda oldukça açıklayıcı denilebilir. Yani şu evrendeki bilginin ne kadarına hakim olabilir ki insan? Günümüz dünyasında “T” insan olmak makbul ve ben uzmanlığımın sanata dair herşey hakkında olmasını yeğliyorum. Umarım bunu birlikte başarırız. Yeni maceralarda görüşmek dileğiyle…





