Hassas Bir Konu, İyi Performanslar: Nürnberg Bir Film ve Bir Dava

Bunu Paylaşın

Sinema salonlarımızdan yakın zamanda geçen bir film ile karşınızdayız bugün; Nuremberg / Nürnberg. Başlığımızda belirttiğimiz gibi oldukça iyi performansların sergilendiği filme dair incelememize geçmeden önce klasiğimiz olan fragmana geçelim ve spoiler / sürprizbozan uyarımızı yapalım. Yine bu dosyanın aynı zamanda bir retrospektif başlığı olarak söz konusu davaya değineceğini de belirtelim.

Nürnberg, İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi rejiminin hayatta kalan yirmi iki büyük karakterinin yargılandığı Nürnberg Mahkemeleri‘ni, rejşimin ikinci adamı Hermann Göring ile onun psikolojik portresini çıkartmakla görevli psikiyatrist Douglas Kelley’i merkezine alarak anlatıyor.

Film, bir belgesel havasında olmamak için iki yüz günü aşkın süren mahkemeyi sadece ikinci yarıdaki birkaç sekans ile temsil ederek başarılı bir seçim yaptığı senaryo yapısında Göring ve ailesinin insani yönü ile savaştaki eylemlerini izleyicinin önüne koyarak bilinçli bir kafa karışıklığına yol açıyor.

Göring (Russell Crowe) ve Doktor Kelley’in (Rami Malek) arkadaşlığı, yakınlaşmaları ve daha sonrasında ettikleri büyük kavgalarla da aslında Göring ve Nazi rejimi ile Alman halkı arasında bir paralellik kuruluyor ve şu soru soruluyor; “Sen o dönemde yaşasaydın, halk olarak, şimdi yapmam dediğin şeyleri yapmayacağına emin olabilir misin?

Gerçekten de Göring’in güçlü figürü ve manipülatif doğası Doktor Kelley’i etkisi altına kolayca alırken, izleyici, tıpkı Göring gibi dünyaya bir fark yaratmaya geldiğine inanan doktorun karşı hamleleri ile şaşırtılıyor. Şöyle ki, Kelley, Göring’in psikolojik portresini tam anlamıyla savcılık makamına aktardığı gibi aynı zamanda Göring’in siyasi/hukuki manevralarını da jurnalliyor.

Böylece iki adamın da zayıflıkları ile güçleri aynı potada eritilerek gerçekçi bir portreye ulaşıyor; Göring manipüle ettiğini sandığı adam tarafından kandırılmanın acısını yaşar ve bu sayede aslında kendisine dair imajının gerçek olmadığı ile yüzleşirken, Doktor Kelley ise bu “cani” adamdan etkilendiğini ve doğru koşullar altında onun tüm suçlarına ortak olabileceğini anlayarak kendini bir ayna karşısında bütün gerçekliği ile görüyor.

“Sizler profesyonel psikiyatristlersiniz!” – Rekabet ve Göring kitabını kimin yazacağına dair fiziksel şiddete başvuran iki doktora hitaben Albay Andrus’un (John Slattery) anlamlı sözleri.

Filmin, en azından ikilinin climax anı olan büyük kavgaya varan bu “kendi gerçekliği ile yüzleşme” konusunda ve özellikle Göring örneğinde daha açıklayıcı olmak için Third Reich / Üçüncü İmparatorluk’un Reichsmarschall’i Hermann Göring’e kısaca değinmekte fayda var.

Hermann Göring, Birinci Dünya Savaşı‘nı yirmi bir zaferle kapatan ace bir pilot olarak Alman halkının saygısına sahip ve ikinci dereceden bir asilzade olarak, savaş sonrası boşluğa düşen bir karakter sıfatında dikkat çeker. Bir dönem sivil havacılık sektöründe çalışan, Töton Şövalyeleri ve Alman mitolojisine tutkun karakter birçok dağın erişilemez tepelerine çıksa da içinde bir boşluk vardır.

Savaş sonrası dönemi Almanya’sının frei corps / serbest birlikler fraksiyonlarından farklı olmayan nazi hareketine girişi ve Birahane Darbesi‘ndeki can siperane mücadelesi -Göring bu darbe sırasına vurulacak ve ağrıları onu uyuşturucu bağımlılığına götürecektir- onu 1939’a gelindiğinde rejimin ikinci adamı yapacaktır yapmasına ancak, karakter, Battle of Britain -İngiltere’yi işgal öncesi RAF / Kraliyet Hava Kuvvetleri’ni yok etmek için yapılan savaş- başarısızlığı ile gözden düşmeye başlayacak ve 1942’de neredeyse hiçbir yetkisi olmayan bir adama dönüşecektir.

Müttefiklerin tanımı ile Göring gerçekten de bir tavus kuşuna benzemektedir; mavi ve madalyalarla dolu üniformasının bir eşi yoktur -bu arada Göring 1.dereceden Demir Haç nişanı sahibi gerçek bir savaş kahramanıdır- kullandığı ünvan olan Reichsmarschall / İmparatorluk Mareşali de sadece kendisinin kullandığı bir ünvandır.

Evet, gerçekçi bir bakışla son derece önemli işler başarmış ve yükselmiş bir adamdır Göring ancak kendi zihnindeki Göring değildir. Hiçbir yetkisi olmadığını bilmektedir, kamuoyunun, kendisine dair düşüncesinin bir bağımlı olmasından ileri gitmediğini de bilmektedir. Bu savaştan sağ kurtulamayacağını da aslına bilmektedir ancak bir şeyin farkına varmıştır Göring ve sahneden çekilişini bu fırsatla görkemli şekilde yapmak ister. Belki sahneden çekilmek zorunda kalmayacağı ümidi de vardır, kim bilir ancak filmin climax anında başarıyla ortaya koyduğu bir sebeple bunu başaramayacaktır. Yine de sahneden kendi şartları ile ayrılır Göring. Bu sebebe daha doğrusu çelişkiye değineceğiz.

Evet Nürnberg Mahkemeleri’nde yirmi iki önemli ismin yargılandığından bahsetmiştik. Ancak film sadece ve neredeyse tamamen Göring ile üç yan role değiniyor: Rudolph Hess (Andreas Pietschmann), Göring’in otoritesini vurgulayan kasaba kurnazı bir deli olarak, Robert Ley (Tom Keune) de korkusunu saldırganlıkla gösteren bir sosyopat olarak sadece çarpıcı bir final ile boy gösteriyorlar.

Mahkeme hakkında da özet bilgi verdiğimiz için kısaca belirtelim ki, filmin de son derece karikatürize olarak ele aldığı gibi Rudolph Hess 1940’da partinin ikinci adamı iken kendi inisiyatifi ile İngiltere’ye uçarak Nazi Almanya’sı ile aryan ırkına mensup olduğunu düşündüğü İngiltere arasında bir barış için arabuluculuk yapmaya çalışmış ancak yakalanarak herhangi bir görüşme yapmasına izin verilmeden alıkonulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin Almanya ile ilişkisi oldukça karanlıktır, amaç da anlaşıldığı kadarıyla bu ilişkiyi karanlıkta bırakmaktır. Bu konu bizim ekspertizimizi aşıyor ancak İngiltere kraliyet ailesi ve -1936’da, o zaman Kral olan VIII.Edward, dul bir Amerikalı kadın ile evlenmek için krallıktan feragat etmiştir ancak politik olarak Nazi rejimine yakın olduğu konusunda ciddi bir spekülasyon vardır- birçok üst düzey İngiliz aristokratı bu beyaz adam rejimine oldukça sempatik bakmakta ve Bolşeviklikten bütün varlıklarıyla nefret etmektedirler. Ancak Polonya’ya verdikleri garantiden sonra Almanya, Polonya’yı işgal edince İngiltere Almanya’ya savaş açar. Bu sebeple İngiltere’nin motifi çok da net değildir.

Biz karaktere dönersek, bizim kadar konuya şaşıran Hess, durumu Almanya lehine açıklığa kavuşturmaya çalışmış ve İngiltere tarafından kelimenin tam anlamıyla sümen altı edilmiştir. Hafızası bir gidip bir gelen karakter, pişman olmadığını belirttiği mahkeme tarafından idamdan sakınılarak bir tür koruma ile macerasını tamamlar. Tabi izole bir müebbet hapis ne kadar sakınma sayılır o da başka bir konudur.

Robert Ley ise rejimin bir tür İşçi Bakanı / Sendika Sorumlusuydu. Alkolik, zalim ve vurdumduymaz bir karakter olarak tanınan Ley, parti içinde de pek sevilen bir figür olmayan bir istismarcı olarak görülmekteydi ve belki de bu yüzden tutuklamasına karşı şiddetli bir mukavemet gösterdi, yetkisiz olduğunu düşünmekteydi. Hatta filmde bu öfkeye dair bir sahne sembolik olarak kullanılmış, uçakla Nürnberg’e gelen ekipten Ley camdan Nürnberg’in yıkık halini görüp Göring’e dönerek mğüttefiklerin zaferinin işte böyle başarıldığını söyler. Göring hava kuvvetleri komutanıdır! Aynı zamanda yetkisizdir! Ley bu sahne ile filmdeki görevini yapar.

Bununla birlikte tarihe dönersek belirtmek gerekir ki, Alman işçisi daha doğrusu endüstrisi savaş zamanında özellikle köle işçi ve esir iş gücüne de dayandığı için ellerinin pek de temiz olmadığını varsayabiliriz. Ancak son hamlesi, korkusunu saklamak için saldıran sosyopatça bir eğilimden daha ziyade belki de bir haksızlığa uğradığını düşünmesinden ileri geliyordu…

Filmde Göring’e eşlik eden üç karakterden bahsettik ancak Alman savaş endüstrisi ve Ley’in isyanına dair başlıkta, aynı kirli ellere sahip hatta daha popüler ve daha yetkili bir isme, filmde hiç değinilmeyen bir isme dair parantez açmakta fayda var; Albert Speer. Hitler’in mimarı, çılgın projelere sahip ve eksantrik karakter Speer, Alman Savaş Endüstri’sinin başındaydı ve iş gücünün mahiyeti ve kaynağına – dolayısıyla kamplara- dair kesin bilgiye sahipti. Ancak, Speer üstün zekalı bir karakter olarak yargılandığı mahkemenin pişmanlık görmek istediğini anlamıştı ve bu pişmanlığı gösterdi. Ayrıca Hitler’in son emri olan tüm Alman altyapısının yok edilmesi emrini de uygulamamış bir karakter olarak belki müttefiklerin sempatisine belki de teminatına sahipti.

Speer’in tersine pişmanlıktansa askerce ölmeyi yeğleyen ve Hitler dışında desteği ve belki çok da liyakati olmayan Mareşal Keitel‘e hiç değinmeyen -Keitel’in son sözleri; “Ölen milyonlarca asker çocuğumun yanına gidiyorum.” olmuştur- ve Hitler’den sonra rejimin başına geçmesine rağmen Amerikan Pasifik Donanması komutanı Amiral Nimitz‘in ricası ile on yıl hapis cezası alarak idamdan kurtulan Amiral Döenitz’e de çok az değinen filme ve diğerlerinden üç boyut ile ayrışan Göring dışı neredeyse tek karaktere dönüyoruz.

Julius Streicher… Eski bir ilkokul öğretmeni, Birinci Dünya Savaşı gazisi ve delicesine bir yahudi düşmanı… Evet, yakalanmanın hıncı ve yenilginin hırsı ile anarşistleşen ve gerçekten de dünyayı samimi bir yahudi komplosu olarak gören Streicher, onu canlandıran Dieter Riesle‘nin mükemmel yorumuyla, saldırgan, müstehcen, asi ve düpedüz deliyken ne kadar ilgi uyandırıyorsa, idama götürülürken ve idamı sırasında ve hatta idamından sonra bir kamyon kasasında taşınırken de o kadar sarsıcı ve tehlikeli bir performans ortaya koyuyor. Tehlikeli çünkü, anti-semitik nefretin yayın organı Der Stürmer’in imtiyaz sahibinin Holokost‘ta büyük bir payı var ve biz onu fazla insan olarak görüyoruz. Karakter, ayrıca -tıpkı kamyon kasası sahnesi gibi- yönetmen James Vanderbilt‘in büyük bir başarısı ile aslında Yahudi bir Alman olan ancak bir Amerikan askeri olarak gerçek kimliğini saklayan çavuş Howie Triest’e ağlayarak “Sen benim dostumdun!” derken birden bire izleyicinin hiç görmediği iki yüz günlük tarihçeyi de ortaya koymuş oluyor.

Streicher ve yayın organı Der Stürmer filmdeki bir flashback anında gururla boy gösteriyorlar.

Çavuş Howie Triest ve oyuncu Leo Woodwall ise biraz farklı bir yerde. Oyuncu aslında karakteri başarıyla canlandırıyor ancak karakter gerçekçi değil. Yine akrakterin çok uzun ve duygusal bir tiradı var, oyuncu bu sekansta olabildiğince samimi ve doğal kalmış ancak çok zor ve yapay bir karakter canlandırdığı için işi zor olmuş. Yine de Streicher’i sakinleştirip idama götürdüğü sahnede Almanca olarak ve gerçek bir Alman gibi ona Julius yerine Yulious dediğinde, iki oyuncu arasındaki olağanüstü kimya her iki performansı da büyütmüş.

Oyunculara dair son birkaç noktaya daha değinip, Göring’in çelişkisi ve Nürnberg mahkemelerine ve dolayısıyla filme dair son sözlerimize geçelim.

Rami Malek ve Russell Crowe‘un performansları aslında karakterlerin birbirini tamamlaması ile ilgili ve buna dair senaryo kurgusunu başarıyla yansıtıyorlar. Malek, biraz androjenik yorumunda babasını beğenmeyen bir adamın, baba figürünü bir canavarda bulmasından dolayı kendisinden nefret edişini aslında son derece başarıyla canlandırıyor ancak Kelley karakteri illüzyon numaraları dışında -filmin finali ile bağlantılı bir detay- çok belirgin bir hareket alanına sahip değil.

Çatışmaya alışık baba figürü ile onu istemediği bir hayranlıkla izleyen oğlu. Arkada ise bu tablodan etkilenmeyen, çünkü bütün olan bitenin kurbanı bir karakter var.

Crowe ise zaten neredeyse tamamen Göring’i anlatan bir filmde oldukça büyük bir hareket alanına sahip. Hatta biraz fazla aksanlı olsa da mahkemeye çıkarken sanık arkadaşlarını “Seid stark für Deutschland! / Almanya için güçlü olun” diye bağırarak motive ederken ve hafıza kaybı yaşadığını söyleyen Hess’i kolundan tutarak, yanında oturmasını emrederken yetkisiz etkisinin kaynağı olan güçlü karakterini ve otoritesini arkadaşlarına dayatmaktan geri kalmıyor. İzleyiciyi filmin amaçlarından biri olarak kendiyle yüzleşmesine gerek duyuracak şekilde coşturmaktan da…

Yine Crowe, babacan, esprili ve kendi gerçeğinden kaçan Göring iken son derece başarılıyken filmin onu mahrum ettiği bir zayıflamama sebebiyle karakterdeki transformasyonu tam olarak veremiyor. Gerçek Hermann Göring ise bir uyuşturucu bağımlısı obez olarak girdiği duruşmalardan son derece atletik ve bağımlılıktan temizlenmiş olarak çıkmıştı. Buna dair söylemler ve şınav sahneleri var ama o çarpıcılıkta değil, film sonuçta kahraman bir Göring temsili amaçlamıyor.

Michael Shannon, savcı Justice Jackson rolünde özellikle dikkat çekmiyor olabilir ancak mahkemelerin yapısı dolayısıyla çok zorlanan gerçek Justice Jackson’u son derece başarıyla canlandırıyor. Mahkemelere dair başlıkta değerlendireceksek de gerçekten canavarca eylemlerde bulunan kişileri yargılayan mahkeme, alanında bir ilk olduğu için dayandığı bir kanun yoktu dolayısıyla savcılar hukukun tekniği ve kesinliğine sığınan demagogların karşısında çok zor anlar yaşamışlardı.

İngiliz savcı heyeti başkanı Sir David Maxwell-Fyfe rolündeki Richard E.Grant‘in stereotipik ancak çekici aksanlı, soğuk ve sarkastik İngiliz aristokratını temsili ve finaldeki büyük anı yakalayışı ile, ilk bakışta çok sert ve tek boyutlu görünen hapishane komutanı Albay Burton Andrus’u canlandıran John Slattery’nin karakteri gerçek bir insan yapan gösterişsiz ancak sağlam performansını da not etmeliyiz.

Son olarak Justice Jackson’un asistanı Elsie Douglas rolündeki Wren Schmidt ve Göring’in belki de herşeyi olan eşi Emy Göring rolündeki Lotte Verbeek’in 1946’nın kadınını gayet başarıyla canlandırdıklarını belirtelim; sağlam, etkin ve perde arkasında.

Göring’in çelişkisi ve filmin finaline gelirsek; daha önce de bahsettiğimiz üzere Göring aslında 1942’den bu yana neredeyse hiçbir yetkisi olmayan ve amaçsız hatta hayal kırıklığı içindeki bir figürdür. Nürnberg mahkemelerinde ise karakter kendini yetki olarak değilse de isim olarak en önemli mevkide bulur. Bu farkındalık ona bir isim miras bırakma şansı verecektir; rejimi ve ülkeyi temsil eden kişi odur ancak çelişki odur ki; bunu yaparken uyuşturucuyu bırakan ve atletik bir vücuda kavuşan ve artık bir hedefi olan karakterin savunduğu her şey zaten mahkum edilmiştir ve aslında onun bu olanlardaki payı gerçekten de kısıtlıdır.

Russell Crowe, Hermann Göring rolünde isminin mirası konusunda obsesif olan bir karakteri başarıyla canlandırıyor

Bu arada yanlış anlaşılmasın Göring zaferle bitecek bir savaşta, olan biteni asla umursayacak bir karakter de değildir. Bunu istememiş ve emretmemiş olabilir ancak olanları bilerek, ortada dünyanın en büyük ülkesinin muzaffer mareşali olarak gezseydi, hepsinin propaganda ve yalan olduğunu söyleyebilecek kadar etik değerlerden yoksun bir narsisttir Göring. Bu karakter, onun sonu olacaktır…

Göring iki seçenekle karşı karşıya kalmıştır; İlki “Ben rejimin arka plana attığı bir adamım ve bütün bu olanlarda resmi bir payım olmadığı gibi aksine fikirlerim de yok sayıldı” demektir. Ki mahkemenin final sahnesinde Göring’in yahudilerle ilgili hazırladığı ve imzaladığı “Final Solution/ Nihai Çözüm” belgesi gerçekten de net olarak sürgün ve sınırdışı edimi ile ilgili bir emirdir, holokostla ilgili değil… Mahkeme bu noktada ona yenilmiştir ve Göring belki de hayatını kurtarmak ya da kurtaramasa da adaletsizce cezalandırıldığına dair bir nosyonu edinme fırsatı kazanır.

Ancak bu, Göring’i ikinci seçenekle baş başa bırakacaktır: Hiçbir önemi olmadığını kabul etmek ve kendisini hem kendi hem de dünya nezdinde olduğu gibi göstermek, daha doğrusu avatarını inkar ve gerçek Göring’i itiraf etmek.

İşte tam kazanmışken, İngiliz Heyeti başkanı Sir David Maxwell-Fyfe kendisine, -biraz önce bahsettiğimiz o büyük anda- Hitler ve rejimini, olacakların bu raddeye geleceğini bilse de takip edip etmeyeceğini sorduğunda, Göring adına bırakacağı mirası yani avatarını seçer. Yaşamaktan vazgeçerek ve canavar olarak anılmaktan geri durmayarak ben Reichsmarschal’im der, yetkisiz olduğumu itiraf edeceğime bu suçun sorumluluğunu üzerime almayı yeğlerim: “Evet takip ederdim.” Kendi egosuna yenilmiştir ancak sorun odur ki, egosu dışında bir Göring aslında yoktur.

Buradan, filmin ve mahkemelerin genel bir yorumuna, işin içine Doktor Kelley’i de katarak geçelim. Doktor Kelley, Göring’i bu duruma düşürecek soruyu savcılara söyleyecek kadar bu insanların psikolojisine vakıf olduğunda şunu görmüştü; bu insanlar özellikle canavar değil ama aynı zamanda canavardılar. Alman kültürü de değildi bunun sebebi; bu insanlar her yerde olabilirler ve sadece güçle olan ilişkileri nedeniyle bu işleri yapabilirlerdi. Ve kitleler de güç ile olan ilişkileri sebebiyle bu insanları takip edebilirlerdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra muzaffer olan Amerikan milletinin prim vermediği bu görüş aslında bu filmin de yapım sebebi olmuş.

Evet, Holokost dünya tarihinin en utanılacak olaylarından biri ve gerçek bir insanlık suçu. Ancak üzerinden zaman geçtikçe yapılan bu filmler, eski bir dünya ve düzenin kendini devam ettirme çabası olarak görünüyorlar kitleler tarafından. Bugün vicdan sahibi herhangi bir kişinin -özellikle vicdan sahibi olduğunu iddia edemese de bu satırların yazarının da- Gazze‘de olanlardan sonra bir Holokost filmine çok samimi bakması kolay değil. Ancak film bütün bu başarıyla oluşturulmuş senaryo mühendisliği ve psikolojik analizleri ile aslında Amerikan halkı ve demokrasisine dair bir uyarıda bulunuyor; “Naziler de, onları takip edenler de insandı ve bu tarz bir aşırılığa kayacaklarını belki de tahmin bile edemezlerdi. Dolayısıyla uyanık olun, iyi bir yolda değilsiniz!

Nürnberg mahkemelerine gelince… Elbette sınırlı bilgi ve amatör bir ilgiye sahip bireyler olarak büyük laflar etmek zor ancak mahkemeler son kertede gri ve iyi niyetli olarak tanımlanabilir. Bahsettiğimiz gibi daha önce kanun ve içtihat bulunmayan bir konuda hukuk tekniği ve belgelere dayanan demamgoglar karşısında rezil olmak ve dahası haksız duruma düşmek gerçekten de %51 bir ihtimalken ve özellikle Hitler ve Himmler sahneden çekilmişken bu tarz bir mahkeme kararı almak aslında büyük bir risk.

Savcıların bugün her yerde gördüğümüz Holokost ve toplama kampı görüntülerini tekrar tekrar oynatıp, suçlu olduğunu kabul etmeyen kimselerden itiraf beklemeye kadar acziyet içine düştüğü dava, bu kişileri öyle veya böyle ortadan kaldırabilecek muzafferlerin hanesine yazılabilecek bir artı gerçekten de. Bunun Amerikan püriten ahlakından ileri geldiğini düşünüyorum ancak fazla derine inmek fazla hataya da yol açabilir.

Savcı Justice Jackson (Michael Shannon) gerçekten zor bir görevle karşı karşıya

Peki davanın gücünü zayıflatan noktalar nelerdi? Bir kere gerçekten de o güne kadar savaşan taraflar hiç yargılanmamıştı. İki taraf savaşıp kazananların kaybedenleri yargıladığı bir dava sanıklara yabancıydı. O güne kadar kazananın ödülü kazanmak kaybedenin cezası da kaybetmekti.

Bundan kısa bir süre sonra görülen Asya davasında yargılanan Japonlarla ilgili bir hakimin kararı dikkat çekicidir. Hintli hakim Radhabinod Pal tüm sanıklar hakkında beraat yönünde oy kullanmıştır; Japonya koloni politikalarını zorla değiştirmeye çalışmış revizyonist bir güç olarak savaşmış ve yenilmiştir. Olay bundan ibarettir ve savaş da vahşi, kanlı ve aşırılıklarla dolu bir eylemdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse barış denilen olgu çoğu zaman var olan bir statüyü temsil eder ve sıfır toplamlı bir oyunda bu durum, bazılarının kar bazılarının zarar etmesini gerektirir. İkinci Dünya Savaşı’nda eksi pozisyondaki iki büyük güç statükoyu kendi lehlerine çevirmeye çalışmışlar ve yenilmişlerdir. Militarist Japonya, Bushido savaş ahlakı gereği yenilene ve teslim olana çok sert ve insanlık dışı davranmıştır, Nazizm ise gerçekten güçsüzün hayatta kalamayacağı korkunç bir düzeni sürdürebildiği her yerde sürdürmüştür ve sürdürmeye de niyetlidir. İkinci Dünya Savaşı Almanya için pratik ve teorik sebeplerin iç içe olduğu oldukça ideolojik bir savaştır.

Davadan politik çıkarı olanlar, mevki kapmaya çalışanlar, kitap yazıp para kazanmayı hedefleyerek işi abartıp birbirleri ile kavga eden psikiyatrisler ve onlara yaklaşıp haber koparmaya çalışan gazeteciler gibi küçük konformizmleri bir yana bırakırsak, aslında ve son tahlilde Nürnberg Davaları insanlık için iyi bir amaçla kurulmuş iyi bir inisiyatifti demek yerinde olacaktır. Bir başka deyişle sorun, davanın ve getirdiği kuralların kendisinde değil, aynı şart ve koşullarda, ilkelerinin uygulanıp uygulanmadığında aranmalıdır diyerek konuya soğukkanlı bir yorum getirilebilir kanaatindeyiz.

Gerçek davadan bir kesit.

Çünkü eğer objektif düşünüldüğünde, Naziler bunu gerçekten hak etmiş olsa da, siz de kendi askerleriniz ölmesin diyerek bütün bütün şehirleri -sadece sanayi bölgelerini değil-, üstelik ikisini de nükleer silahlarla yakıp, yok edip, sonra da hiçbir sorumluluk taşımadan hayatlarınıza devam etmemelisinizdir. Denilebilir ki, bu eylemler savaşın bir parçasıydı ve kazananlar bu inisiyatifi aldılar.

Ancak o günden bugüne yaşanan onlarca olayda ve daha birkaç ay öncesine kadar dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden birine havadan ölüm yağdırarak yetmiş bin sivili hayattan koparanlar için uygulanmayan bu içtihatlar maalesef ki her zaman içtihadın ve çıkış noktası olan davanın meşruluğunu zedeleyecektir. Bu tutum da, o davaları açarak risk alan insanlara saygısızlık olacağı gibi, daha önemli ve pratik bir sorun olarak, bütün bunların tekrar yaşanmaması olan ana misyona da büyük zarar verecektir.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir