Farklı Kuşakların Çocukları, Mesajları ve Bir Çizgi Film: Masters of the Universe

Bunu Paylaşın

Yani… He-Man! Evet 1988’de, o zamanki gazetelerin TV program ekinde -ki şehrinize göre bir ila üç kanal vardı sadece- Çizgi film: He-Man and the Masters of the Universe yazısını görmemizden neredeyse kırk yıl sonra dün Amazon Prime Video‘da materyalin son live action versiyonu gösterime girdi. Bazı yasal engellerden dolayı sinemalarda gösterim şansı bulamayan filmi sizin için inceledik.

Masters of the Universe / Kainatın Hakimleri, tanım olarak, başlıkta da belirttiğimiz gibi, bir çizgi film uyarlaması, aynı zamanda farklı kuşaklardaki çocukları ve yaşanmış ya da yaşanmakta olan çocuklukları son derece başarı ile de birleştiren bir eğlencelik. X, Y ve Z kuşağını son derece başarıyla birleştiren özelliklere sahip yapımın ana mesajı da son derece barışçıl ve filmin rengine uygun.

Peki filmin rengi ne? Filmin rengi; olağanüstü turuncular, morlar, fuşya ve yeşillerle kaplı, hem meta world, hem cyberpunk ve hem de James Cameron‘un Avatar‘ının Pandora’sına rakip temsillerle dolu bir şekerci dükkanı. Ve bu enfes tasvir Prens Adam’ın pembe seçimi ile masal diyarı Eternia‘yı tamamlıyor.

He-Man eskiden de bir çocuk yapımı olarak zaten masalsı bir dünyada özellikle, sürekli başını derde sokan Orko nezdinde bir mesaj ileticisi olduğu için -ki Orko’nun filmin sonunda gerçekten nostaljik bir cameosu da var- filmdeki bu görsel tasviri ve dahası seçimi, ne ana materyale ne filmin tonuna, ne de yapımın misyonuna ters düşüyor.

Bu yönüyle He-Man, ilk bakışta verdiği ve artık bizim de her yazımızda bir şekilde değindiğimiz woke culture konusunda bir propaganda olmanın üstüne çıkıyor ve kendisine bağımsız bir yön çiziyor. Esasen bu bir film incelemesi olduğu için çok da değinmek gerekmese ve daha önemlisi yeni kuşakların yeni realitesi hayatın kendisi olacağı için, bu zaten bitmiş bir konu olsa da, yine de bu woke konusu, özellikle Amerika’daki tanımı ile -bu filmler Amerika’da üretiliyor- kısaca değinilmeyi hak ediyor.

Bazen bu didaktiklik, ırk ve pozitif cinsiyet ayrımcılığı; sırasıyla sanatsal sinemayı seven, materyal hayranları ve erkekleri zorlasa da, özellikle ABD’deki politik durum sebebiyle sadece sinsi bir kültürel program ya da izleyici kitlesine göre tasarlanan bir faydacılığı ifade etmiyor.

ABD’de düşük yoğunlukla olsa da yükselen bir faşizanlık var ve liberal politika pasif agresif denebilecek bir sanat/kültür programı ile bu eğilime ket vurmaya çalışıyor. 1980’lerde He-Man, Rambo, Rocky, Commando gibi filmlerle büyüyen kuşak için bu yapımlar sadece birer filmdi ancak 2020’lerde bu kadar maskülen bir kültür propagandasının kitleleri son derece tehlikeli sulara yöneltmesi olası. Bu açıdan, her yapımda da woke kültür konusuna bu kadar negatif yaklaşmamak gerek. Bugün, aşırı bir tutum bu, ancak yarın ortaya çıkan gerçeklik karşı tarafın da tepkisi ile bir dengeye kavuşacaktır.

Evet biz başlığımıza dönelim, He-Man zaten bir çocuk eğitim ve eğlendirme aracı olduğu için mesajı günümüzdeki Hollywood çizgisine de son derece paralel düşüyor demiştik. Bu mesaj da kendisini özellikle pembeler içinde gezen, diyaloğa önem veren ve mesleği bile bununla ilgili olan Adam’da (Nicholas Galitzine) vücut buluyor. Yapımın çizgi filmden ayrıldığı nokta da tam olarak burası oluyor; çizgi filmde He-Man ana karakterken Adam sadece bir kılık değiştirmeden ibarettir, burada ise Adam ana karakter daha doğrusu tek karakter. He-Man de Adam’ın güç kazanmış kendisinden başka bir şey değil.

Adam o kadar kendisi ki, farklı bir gezegenden geldiğini bile insanlara söyleyen, neyse o, içi dışı bir olmak bile onun için son derece normal.Kendisinden utanmıyor, saklamıyor ve özellikle küçükken bir prens olarak onu ekstra maskülenleştirmeye çalışan babasının içinde bıraktığı yaraya rağmen kendisinden ödün vermiyor. Ancak He-Man’ken de güç uygulaması gereken kişilere güç uygulayarak gelişmeye açık olduğunu da gösteriyor. İşte yapımın da bütün meselesi bu: Baba/Oğul ve erkeklik/duygu dengesi içinde kitlelere yeni bir yol göstermek.

Yapım bunu yaparken, farklı kuşaklara hitap ettiğinin de son derece bilincinde olarak bu maskülen ve psikanalitik babayı/toplumu da gömmüyor. Aslında olay bazında maalesef gömüyor ama molozların altında can verirken babasına, oğlunun yanağına elini koydurup sevgi ve gururla ona bakarak; “Seni kim yapmaya çalışmışım ben? Sen sadece küçücük bir çocuktun ve bu zorlu dünya senin için çok büyüktü, başkası olmanı istemedim sadece kendini koruyabilmeni istedim” de dedirterek aslında hiçbir kuşağın özellikle kötü olmadığını, sadece daha önceki kuşakların patriarki kurbanı olduklarının ve o sistemde güçlü görünmenin, güçlü olup o düşünce sistemini yıkmaktan daha kolay olduğunu söylüyor.

Bu tartışılabilir bir düşünce, ancak konu ve özellikle bu yapımların üretim merkezindeki durumdan daha önce bahsetmiştik. Benzer bir dinamik Teela (Camila Mendes) ve babası Duncan/Man at Arms (Idris Elba) arasında da söz konusu. Bir farkla ki, Duncan yavaş yavaş duyularına geçit veren -özellikle mükemmel bir tasvir ve karakter olaran Roboto ile- ve değişen eski adamı temsil ederek yeni bir hayata başlıyor. Üstelik onu ilk savaşta yenen Demir Çene’yi kibirden değil aşkının acısından güç alarak devirmek suretiyle başlıyor bu yeni hayata. Bu arada belirmek gerekir ki, patriarkinin kurbanı olmaları olası ilk kuşak izleyicilerin filmin ilk sahnesinden beri o çeneyi birinin yerinden çıkarmasını bekleyişi de, Duncan’ın bu eylemi ile son bularak dileklerini yerine getirmiş oluyor.

Filmde oyunculuklar da bu ana mesaj etrafında ve özellikle çiftler arasında bir bağıntı vasıtasıyla değer buluyor.

İskeletor ve Kötü Lyn (Alison Brie) ikilisi kesinlikle filmin favori ikilisi. Eski dünyayı temsil eden bu iki karakterden Kötü Lyn, güç tutkusunu tatmin eden İskeletor’a bağlı ancak onun narsisizminden sıkılmış ve daha ötesi kendine yönelen tehlikelerinin farkına varmış olarak bu toksikiteden çıkan kadını temsil ediyor. Kötü Lyn, toksik ilişkisinden çıkıp yeni dünyaya adım atıyor ve kurtuluyor. İskeletor ise…

İskeletor’un sonu elbette anlaşılıyor. Ancak bu; narsist, dramatik, şöven, toksik, ekstra maskülen ama aynı zamanda zalim bir alaycılıkla yüklü İngiliz aksanını hiç kimseden esirgemeyen karakterin arkasında büyük bir başarı var: Jared Leto. Duygu, ses, tavır ve hatta medeniyet/vahşet değişikliklerini olağanüstü bir başarıyla hem de mimik olmadan veren veteran aktör, Oscar‘a ulaşabilir mi bilmiyoruz ancak kesinlikle aday olacaktır. Kusursuz bir performans…

Diğer çift Teela ve Adam arasında. Ki, buna ideal ilişki diyebiliriz. Bu ilişki, güçlü kadın ile bu güçten rahatsız olmayan yine gücünden emin ama bunu şova dökmeyen erkek arasındaki bir ilişki. İzleyiciler için örnek olarak She Hulk ve Daredevil ikilisi arasındaki denge ile örneklendirilebilir bir ilişki bu. He-Man Adam’ın “Follow my lead” diyerek yani sorumluluk alarak dengeye ulaştırdığı bu ilişki -her ne kadar bu lead konusu paradoksal olsa da- aslında tam olarak yapımın önerdiği ilişki.

Son olarak, Duncan ve Roboto’dan (Kristen Wiig) bahsedeceğiz. İşte bu da bu satırların yazarının favori ilişkisi. Kavgalı, kaotik, bıkkın ama çok derinlere kök salmış bir ilişki bu. Duncan’ın duygularına geçit verdiği ve onu güçlendiren süreci zaten devam etmekte iken, Kristen Wiig’in, Her‘deki Scarlett Johansson, Han Solo’daki L3-37 Phoebe Waller-Bridge veya Rogue One‘daki K-2SO Alan Tudyk‘ten hiçbir eksiği yok.

Kuşaklar demişken, cameo ve origin story’lere dair çözümlerden bahsetmek gerekli. Bir çizgi film olarak karakterlerin He-Man başta olmak üzere son derece saçma isimlerini yapıma yedirebilmek için bu isimlerin Adam’ın on yaşında ayrıldığı gezegenden hatırladıklarıyla verdiği isimler olarak tanımlanması çok başarılı. Hatta bir sahnede ismini bilmedikleri talihsiz bir karakter için de Kötü Lyn tamamen uydurma olarak Yosun Adam tabiri kullanıyor ki, konuya dair tam ve mükemmel bir örnek.

1987 yapımı ilk live action filmin kahramanı Dolph Lundgren‘in ve o filmde kullanılan ancak ana materyalde olamayan karakterlerin kullanımı yine hoş noktalar olarak dikkat çekiyor. 1987 filmi bütçe olarak bir Eternia kurulmasına yetmedi için –CGI o dönem neredeyse yok- bu tarz karakterlerle ve çoğunlukla dünyada geçen bir film söz konusuydu.

Ancak dünya seçimi ne o filmde ne de bunda tamamen bir ekonomik tercih de sayılamaz. Materyal tarihçesinde Adam’ın anne ve babasının dünyalı olduğuna dair çok tutarlı olmayan ancak sonradan da uydurulmamış bir tanımlama vardır. Bu arada unutmadan, deneyimli aktör James Purefoy‘un (Roma, The Witcher) Adam’ın babası Kral Randor rolünde son derece kısa sahne süresinde, iki farklı ruh yapısını çok büyük bir başarıyla canlandırdığını da ifade etmemiz gerekiyor.

He-Man’in komik koşuşu bile cameo olarak konu edinilerek izleyiciye bir selam çakılmış. Yetişkin izleyicileri gülümsetecek bazı esprilerden de geri durulmamış, özelikle He-Man’in kıyafetleri, kasları ve baldırları sık sık komik anlara sebep olurken, Fisto’nun Ram Man’e “give ’em a head / onlara kafa at” amacıyla söylediği ama farklı bir anlama gelen diyaloğu, izleyiciye, “hey bu bir çizgi film değil” demekten de geri kalmıyor.

Queen‘in efsane gitaristi Brian May‘in ana temasını çaldığı soundtrack ise eski ve yeni yapımın müziklerinden harmanlanmış olağanüstü bir soundtrack olmuş. Queen, sadece Brian May ile değil final savaşında Highlander – ki Adam’ın kılıcı bir ikinci el dükkanından Arthur‘un Excalibur‘u alışının komik bir versiyonu olarak alması sonucunda, onunla cahilce dalga geçen polislerin ilk kez gündeme getirdiği bir başlık- filminin soundtrack albümünden Princess of the Universe şarkısı ile de boy gösteriyor.

Şarkının zaten ismi ile muazzam bir dis olduğu açık ancak sadece bu da değil. Farklı bir gezegende, o gezegenin ileri gelenlerini birleştirip zalim imparatora karşı direnen sarı saçlı bir başka kahramanın yani Flash Gordon‘un da bir nevi yeniden yorumlandığı sahnenin de alamet-i farikası, o filmin de soundtrack albümüne imza atan Queen oluyor.

Filme dair bir başka öveceğimiz nokta da filmin mesajı ya da ana fikrinin açık edildiği İskeletor ile He-Man’in paralel dünyalardaki psikanalitik diyalogları. Sonunda Adam’ın düzene uyarak rol yapmasının değil, yanlış bulduğu düzeni kendi yoluyla değiştirmeye karar vermesi ile biten bu sekanslar, gerek oyuncuların performansı, gerek ses dizaynı ve gerekse de Büyücünün (Morena Baccarin) sadece sesi ile ancak kayda değer katkısı ile filme sınıf atlatıyor. Adam o sekans sonunda hem Adam, hem He-Man olmakla kalmıyor, kılıcın sadece bir araç olduğunu anlayarak, kendisini ve özünü buluyor.

She-Ra cameosu ile biten cut scene ise gerçekten heyecan verici, çünkü She-Ra, direniş lideri Adora olarak çok daha karanlık bir dünyada ve çok daha etkin bir savaş gücü olarak tasvir ediliyor. Aslında filmin ve hakim Zeitgeist‘ın izleği son Superman filmi ile aynı da denilebilir. Kendini dengeleyen ve frenleyen büyük maskülen güç Superman / He-Man, bilinçli bir naiflik içinde ve masalsı atmosferlerde boy gösterirken, özgür ve çılgın Supergirl ile direniş lideri sert Adora/She-Ra kendi bağımsız statülerini talep ediyorlar.

Evet, keyifli, nostaljik, orijinal eserdeki mesaj kaygısını günümüzdeki mesajla, ve kuşakları da birbirleriyle birleştiren, kişiye ve özellikle erkeğe hayata adapte olacak gelişmeyi öğütlerken inatçı bir güçlü görünme imajından vazgeçmeyi de tavsiyeden geri kalmayan -hatta aba altından, aksi takdirde tasfiye olacaklarını kendi karakterlerinin kaderinde de gösteren- ciddi izlenirse ciddi, eğlencelik olarak izlenirse eğlencelik bir yapım olan Masters of the Universe’i inceledik bugün. Nasıl izleyeceğiniz sizin kararınız.

Yeni yapımlarda tekrar görüşmek dileğiyle…

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 0 / 5. Oylama sayısı: 0

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir