Tarihi Bir Vaka ve Alegorik Bir konu: Pearl Harbour Baskını ve Diğer Baskınlar…

Bunu Paylaşın

Öncelikli olarak İstanbul Çekmeköy Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde uğradığı menfur saldırı sonucu hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik’e Allah’tan rahmet, kederli ailesine başsağlığı diliyoruz. Öğrenci olarak adlandırmayı reddettiğimiz bir canavarın işlediği ve gencecik bir insanı hayattan koparan bu saldırıya dair adaletten genel bir düzenleme ve caydırıcılık beklediğimizi de özellikle vurgulamak istiyoruz.

Bugün, alegorik bazı bağlantılarından dolayı ABD’yi İkinci Dünya Savaşı‘na sokan Pearl Harbour Baskını’na dair bir iki şey söylemek istedik. Pearl Harbour baskınının ne kadar baskın olduğu, ne kadar Amerika’nın savaşa girmek için beklediği ve izin verdiği bir eylem olduğu konusunda bu cümleden fazlasını etmeyeceğiz, komplo teorileri bizim ilgi alanımız değil ancak bu konuda önemli ve ciddi ve hatta akademik bir şüphe olduğu da bir vaka. Bizim üzerinde duracağımız kısım baskının illegalliği üzerine olacak yani İngilizce terim olarak “Sneak Attack” vasfıyla ilgili konuşacağız.

Bu her ne kadar bir film tanıtımı olmasa da 2001 yılında sinema salonlarından bir fırtına gibi geçen, Pearl Harbour’daki kahramanlığı! konu alan Pearl Harbour filminin fragmanı ile başlayacağız ki, modern okuyucu için baskının boyutlarına dair bir fikir oluşsun.

Michael Bay, Jerry Bruckheimer ortaklığındaki epik yapım, Ben Affleck, Josh Hartnett ve Kate Beckinsale arasındaki aşk üçgenini arka plana aldığı senaryosuna, ırkların kardeşliği vurgusuyla Cuba Gooding Jr.‘da eklerken elbette ki kitleleri avlamaktaydı. Ancak 2001 Haziranındaki dünya da başka bir dünyaydı, 11 Eylül yaşanmamış olduğu için Amerikalılar dönem dönem bu tarz İkinci Dünya Savaşı filmleri ile gururlanıp para kazanmak dışında özel politik bir ajandaya sahip değillerdi. Dolayısıyla filmi her ne kadar bazı ünlem işaretleri kullansak da hedef tahtasına oturtmayacağız.

Evet, Pearl Harbour; Pasifik’teki küçük bir adadaki bu devasa Amerikan donanma üssü 7 Aralık 1941’de, Japon İmparatorluk filosunun 353 uçağı tarafından saldırıya uğrayıp, 2.403 insanın ölümü, 5 savaş gemisinin batması ve sayısız savaş ve yardımcı gemilerinin ağır hasar almasına sahne olunca, ABD İkinci Dünya Savaşı’na girmişti.

Peki bu noktaya nasıl gelindi? Aslında İkinci Dünya Savaşı, tıpkı bugün olduğu gibi gelişini oldukça uzun bir süre öncesinde duyurmaya başlamıştı. İnsanlığın sahip olduğu nükleer caydırıcılık dolayısıyla savaşların proxy / vekalet savaşı olduğu bugünden farklı olarak o dönemde, büyük savaşın gelişi kendini belli etmişti ve revizyonist tarafları temelde Avrupa, Kuzey ve belki Batı Yarım Küre’de mevcut sistemi değiştirmek isteyen Nazi Almanya’sı ile Güney ve Avrupa Kolonyal Asya’sında dengeleri değiştirmek isteyen Militarist Japonya olarak net bir şekilde ortaya çıkmıştı.

Militarist Japonya, revizyonizmi için belki bir noktaya kadar anlayışla karşılanabilecekse de, Bushido geleneğinden kaynağını alan zalim ve kibirli uygulamaları ile Asya insanını kolonyal devletler saflarına katmayı, hem de kısa sürede başarmıştı. 1931 Mançurya İşgali ve daha beteri olarak 1937 Sino – Japonya Savaş’ında Çin halkının canına ve iffetine yapılan akıl almaz zalimlikte uygulamalar ile dikkat ve antipatiyi üzerine çekmişti.

Bununla birlikte hem ABD’nin bölgenin insani yapısıyla çok ilgilenmemesi -ki bu esasen normaldi, millet/sınıf/devletler kendi medeniyet sınıfları dışında insan hakları ihlallerine karşı büyük tepkiler vermezler- ve daha önemlisi Japonya ile bir savaşa girmeden onu kontrol altında tutması için elindeki petrolü Japonya’ya ihraç ettiğini görürüz. Japonya da bu ikircikli tavırdan nasibini almıştır. Asıl hedefi olan Amerika’nın Hawai ve Filipinler’e yayılmasına bir tepki vermez. Zaten veremez de çünkü Amerika’dan aldığı dışında neredeyse hiç petrolü yoktur.

Ancak Dünya Savaşı’nın çıkışı ardından Japonya 1940’da Fransız Hindiçini‘ne girince -Bugünkü Vietnam başta olmak üzere Kamboçya ve Laos- hem küresel bir tehdit olarak tescillendi hem de batıyı ilk kez vurarak ABD’nin o güne kadar görmek istemediği frekansı aşmış oldu. Amerika bunun üzerine Japonya’ya petrol başta olmak üzere stratejik ihracatını önemli ölçüde azalttı. Amerika’nın Pasifik Filosunu Pearl Harbour’a taşıması, Japonya’nın yayılmasına karşı net bir mesaj olunca -çünkü belli olmuştu ki Japonya Filipinleri gözüne kestirmişti- Amerikalıların efsane komutanı Douglas McArthur‘un bir nevi süper askeri yönetici olduğu Filipinler’e yapılacak saldırıda Amerikan savunmasının önüne geçmek için yapılacak dev saldırı kesinleşmiş oldu; Pearl Harbour. Gerçekten de 7 Aralık’taki saldırından saatler sonra Japonya Filipinleri işgale başlamıştır.

Hindiçin’in işgalinin tamamlanması ve Fransız siyasi varlığının Nazi Almanya’sı tarafından sona erdirilmesi üzerine, ABD, Japonya’ya petrol ihracını tamamen kesecektir. Temmuz 1941’deki bu karar, petrolü güneydoğu Asya’dan edinmeye kararlı Japonya’nın Pearl Harbour planını uygulamaya koyması ile sonuçlanır. Bu noktada aslında tarafların başka bir şansı da yoktur; ne ABD’nin petrol ihracını devamı Japonya’yı bir uzlaştırmaya götürebilecek, ne de Japonya petrol olmadan revizyonist planını sürdürebilecektir. Savaş kaçınılmazdır.

1941’de sonbaharında yine de iki taraf arasında görüşmeler sürer. Japonya aslında biraz daha barışa istekli taraf görünümündedir; belli oranda petrole ulaşması karşılığında işgal ettiği toprakların bir kısmından çekilmeyi teklif eder ancak ABD tüm topraklardan çekilmesini şart koşar. Japonya biraz süre baskısı -çünkü petrolü azalmaktadır-, biraz düşmanının büyüklüğü ve biraz da savaş geleneğinin güce ve zafere verdiği ağır rol sebebiyle müzakereler devam ederken baskın filosunu Pearl Harbour’a gönderir. Japon diplomatik planı saldırıdan yarım saat önce ABD’ye savaş ilanını ulaştırmaktır ancak teknik bazı aksaklıklardan dolayı mesaj Japon Büyükelçiliği’ne ulaşmaz ve Japonya savaş ilanı olmadan Pearl Harbour baskınına başlar.

Kaçınılmaz da olsa bir savaşın, savaş ilanı olmadan başlaması -veya başarılsa bile savaş ilanından yarım saat sonra başlayacak olması- Amerikan halkında ve yönetim kademelerinde büyük bir infiale sebep olur. Korkunç bir yenilgi almışlardır ve sneak attack / sinsi saldırıya maruz kalmışlardır. Amerikan savaş endüstrisi olanca gücüyle seferber olur ve Amerikan tarihindeki tek tam istihdam oranına ulaşarak savaşın mottosu etrafında düzenlenir: Baskının intikamını al.

Gerçekten de 8 Arlık’ta Amerikan Başkanı Franklin D.Roosvelt, Infamy Speech olarak adlandırılan ve saldırıyı infamy yani şeytani kötülük olarak tanımladığı güçlü ve coşkulu konuşmayla Japonya’ya savaş ilan eder ve hedefi Japon İmparatorluğu’nun kesin şekilde mağlubiyete uğratılması olarak belirler. Böylece yaklaşık dört yıl sürecek ve karada ada ada, denizde de uçak gemileri ile yapılan çok kanlı bir savaş sonucunda Amerikan kuvvetleri Japonya ana karasına ulaşır.

Savaş, Amerikan intikamı, askeri kaybın minimize edilmesi, Sovyetler Birliği‘ne bir mesaj verilmesi ve Japonların beyaz ırktan olmaması gibi sebeplerle –gerçekten de Amerikan hava saldırıları muzafferin hakkı olarak kovuşturmaya konu olmadıysa da aslında birer savaş suçu olarak tanımlanabilir; örneğin atom bombalarından önce de büyük Tokyo bombardımanı 100.000 sivili ayrım gözetmeden öldürecektir. Bu rakam, Hiroshima ve Nagasaki‘deki kayıptan daha yüksektir.- dünya tarihinin gördüğü ilk ve umarız son nükleer saldırıları ile sona erecektir. Önce 6 Ağutos’ta Hiroshima ve sonra 9 Ağustos’ta Nagasaki’ye atılan atom bombaları aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı‘nın da sonu olur.

Konuyla ilgili bahsedilmesi gereken bir başka inisiyatif de Dolittle Saldırısı‘dır. 18 Nisan 1942’de 16 B-25 tarafından Tokyo’ya yani menzil dışına yapılan bu mini mesaj saldırısı, uçakları Japon İmparatorluk Sarayı üzerinden geçirerek gerçekten de cüretli ve kesin bir mesaj vermiştir. Bununla birlikte günümüzden farklı olarak uçaklar sarayı bombalamamışlardır.

İşte bu nokta da alegorik konumuza dair şerhimiz yerinde olacak, çünkü her ne kadar insan hayatı değerli olsa ve Militarist Japonya gerçekten de örgütsüz bir güçle durdurulamayacaksa da asıl amacımız doksan yıl önce yapılan bir savaşı anmak değil.

Bölgede özellikle son otuz yıldır yaşanan insanis/siyasi felaketlere geçtiğimiz hafta sonu bir yenisi eklendi. 1996’dan beri nükleer kapasiteye ulaşmasına iki hafta kaldığı iddia edilen ve bu tarihten itibaren sayısız diplomatik girişimin yaşandığı, en son 2015’de BM Güvenlik Konseyi‘nin beş daimi üyesi -ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere” ile imzalanan 5P+1 anlaşması ile ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığı bazı hassas nükleer faaliyetlerini sınırlandırmayı kabul eden ve uluslararası gözlemcilere denetim izni veren İran, 2018 yılında ilk Donald Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesi ile başlayan süreçten kurtulamadı ve sanki anlaşmadan kendisi çıkmış gibi bombalanmaya başlandı.

Dahası, düzen temelli dünyanın önemli kurallarından biri olan düşman devlet başkanına dokunmamak kuralı da -hatırlayın 1942’deki Dolittle Saldırısı- askıya alındı, hem de tıpkı Pearl Harbour’daki Japon saldırısı gibi. İran rejiminin dini lideri Ali Hamaney ve kırk sekiz üst düzey yetkilisi, Umman’ın aracılığındaki barış görüşmeleri henüz sonuçlanmamışken, dolayısıyla bir sığınakta değil bir toplantı odasında vuruldu. Üstelik 2025 yazındaki 12 Gün Savaşı‘nda İran’ın nükleer kapasitesini tamamen yok ettiklerini açıklayan güçler tarafından, sonuca çok yaklaşılmış nükleer kapasite gerekçesi ile.

1941’de bu şekilde bir saldırıya uğradıktan dört ay sonra Japon İmparatoru‘nu vurma fırsatı varken vurmayan Amerika’nın 2026’da geldiği bu kuralsız taşeronluk noktası, Amerikan halkını ilgilendirir, – bu anlayışın Amerikan halkına yönelik etkilerine MAGA başlığında geçtiğimiz dönemde kısaca değinmiştik-belki biraz da herkesin “insan” olduğu yani dominant, benmerkezci, bencil ve güce tutkun olduğu bu dünyada hala dünya lideri olarak Amerika’yı görmek isteyen uluslararası kamuoyunun bu algısını doğru yöneterek haklı çıkarmak isteyen Amerikan siyaset adamlarını. Bizi, –stratejik önemi her ne idiyse artık!- bombalanan bir ilkokulda katledilen altı ve yedi yaşlarındaki yüz altmış beş kız çocuğu ilgilendiriyor.

Yazıyı beğendiniz mi?

Ortalama puan 5 / 5. Oylama sayısı: 2

Bunu oylayan ilk kişi olun

RSS
Follow by Email
Twitter
Visit Us
Follow Me
YouTube
YouTube
Instagram

Cevap Yaz

Oturum aç:

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir